Restorasyon süreci başladı mı

CHP’liler ve Kemalist kesim, Van Depremi nedeniyle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı şenliklerinin ertelenmesini AK Parti’nin bir oyunu olarak değerlendiriyorlar.

Kesinlikle öyle değil. Keşke olsaydı…

AK Parti’nin Cumhuriyet’le bu kadarlık bir sorunu bile kaldığını düşünmüyorum ben. AK Parti böyle bir riski alacak bir hareket olmaktan çoktan uzaklaştı. Öyle olmasaydı, darbe tehlikesiyle can derdine düşüp, halka ve AB üyeliğine sarıldıkları ilk dönemlerindeki reformcu ateşleri sönmezdi hemen. Halkın bunca desteği ve askerî vesayetin bunca geriletilmesi üzerine o ateşin giderek alevlenmesi gerekirdi hatta.

Hâlâ sıkılmadan bu TMK, bu TCK, bu Siyasi Partiler Yasası, bu Hrant Dink Davası, bu Kürt meselesi, bu Meclis Tüzüğü, bu devletçi bürokrasi, bu deprem hazırlıksızlığı, bu kadın cinayetleri ile birlikte yaşayabiliyorlarsa…

Geçenlerde yazdığım “Malzeme bu” yazısı bunu anlatıyordu. O yazıyı kimseye tepeden baktığım için veya öfkeyle değil, doğru bir analiz olduğuna inandığım için yazdım.

Cumhuriyet’i ister kutlayın ister kutlamayın. Ama hep dediğim gibi, Kemalizm son derece başarılı olmuş bir ideolojidir. Kemalizm’in çöküyor olması, dönüşerek içimizde yaşıyor olduğu gerçeğini değiştirmez. Kemalizm 1930’lu hallerine tutunan CHP gibi bir “şey”in pespayeliği yüzünden çöküyor gözüküyor. Ulusalcı, Kemalist seçkinler biraz akıllı olsalar, böyle “durulmuş” bir AK Parti’ye herkesten çok sahip çıkarlardı.

Neden mi? AK Parti bir Cumhuriyet kazanımıdır çünkü. Kemalizm’i dindarlar adına yeniden üreten bir yapıdır. Yani Kemalizm’in bir zaferidir aslında. Bunu göremiyor musunuz? Erdoğan’ın Arap Baharı şaşkını ülkelere elini yüzünü biraz düzelttiği bir laiklik vazederken, siz orada ne gördünüz, Erdoğan’ın yüzünde?

AK Parti, Tunus’a anayasa ve laiklik anlatmak için kimi gönderiyor biliyor musunuz? İbrahim Kaboğlu’nu…

Devlete yerleşmenin rahatlığındaki bir parti artık o. Tabanı hızla zenginleşiyor. Zenginleşen her erkek ne yaparsa onu yapıyor, yeni elitin erkekleri. Çünkü bir erkek hareketi onlar. Sevgililer ediniyor, dünyayı geziyor, hayatın tadını çıkarıp konformizme savruluyorlar. Eh bunu laik elitler de yapıyordu zaten. Sadece halka daha fazla hizmet götürüyor, halkla eskisine nazaran çok daha fazla zenginlik paylaşıyorlar.

Çünkü onlar bir “halk hareketi…”

Farkında mısınız bilmem, restorasyon sürecine girdik sanki.

Madem Avrupa Birliği çıpasını bıraktık, demokrasi ihtiyacını içeride, kendimiz üretmek durumundayız. Güçlü bir halk baskısı ile AK Parti tedip edilebilir mi, ya da ne bileyim, bu parti kendi içinden bu yazının altına imza atacak kişilerden -ki oldukça çok oldukları söyleniyoryeni bir reformcu hareket çıkarabilir mi, bilemiyorum.

AK Parti çok şey söylüyor ve hiçbir şey yapmıyor artık. Çünkü bir şey yapmasa bile, bu köşenin sahibinin bile gidip onlara oy vereceğini ve “bir şeyler yapma ihtimali”ni satın alacağını biliyor. Çünkü sapına kadar devletçi, milliyetçi, pro-Kemalist ve statükocular. Mesela ben AK Parti’nin derin devletin tamamen açığa çıkarılması ve tasfiye edilmesi ile ilgili bir tercihinin olduğunu hiç düşünmedim. Sorun sadece derin devletin kimi hedef aldığı ve kimler tarafından kontrol edildiği. Faili meçhuller soruşturmaları, Balyoz, Hrant Dink Davası, Ergenekon Davası siyasi destekten yoksun bocalıyor, neden? AK Parti’nin korkacağı bir şey mi var? Yok. Neden duruyorlar o halde?

Mesela ne yapıyor Sayın Arınç? Deniz Feneri Davası’nda verilen tahliye kararlarını övüyor. “Başka davalardaki hâkimlere örnek olmasını diliyorum. Kalben inanıyorum ki yakın zamanda diğer mahkemeler, heyetler veya hâkimler, tahliye kararlarını vermeye herhalde başlayacaklar. Başlamaları gerekir. O davalardan da tahliye müjdeleri bekliyoruz” diyor.

Bir siyasetçi yargı üzerinde bu baskıyı nasıl kurar? Zaten Dink, Malatya, Ergenekon ve Balyoz gibi hayati davalarda savcılara siyasi destek vermiyorsunuz, bir de hâkimlere mesaj gönderiyorsunuz, o hâkim nasıl özgür davranabilir ki artık? Hâlbuki, o davalarda hak ihlalleri ve uzun tutukluluk süreleri gibi mağduriyet yaratan yapısal yargı sorunlarını halletmek hâkimin değil hükümetin sorumluluğunda. TMK’yı, TCK’yı değiştirecek vs. Bunu yapmadan hâkimlere ne amaçla sesleniyorsunuz ki?

Boşuna demiyorum, Erdoğan dâhil bu kişiler eski Türkiye’ye aitler. Onların bendeki değeri, yeni olana bir çatlak açma ihtimalleriydi.

Bu mütevazı beklentim bile, şu anda çok lüks gözükmeye başladı gözüme. Belki bir faydası olur diye yazıyorum işte.

Taraf, 01.11.2011

markaresayan@hotmail.com

Çocukları yatılıya göndermek saçmalık

Seher Kadıoğlu.

Haber 7 com

Arkasını dönmüş bir çocuk duruyordu afişteki resimde. Koşar adımlarla geçerken, az kalsın, ıskalayacaktım; küsmüştü; söyleyecekleri olmalıydı. Çok susmuştu, kırgın mıydı? O çocuğun içine bakmalıydım, bırakamazdım, orada bekliyordu; belkiçocukluğumaait benzer kırıntılar taşıyordu düşlerinde. Yazarıyla tanıştırdı sonra oçocuk; kendisi gibi kırılgan, hassas, ince düşünceli…Ve kim olduğundan hiç bahsetmedik çocuğun…

ÖNCE CENNETTEN DÜŞÜYORUZ

-Okurun duygusal zekâ gelişimine katkıda bulunacağına inandığım Jerusalem’i, yazdıran, kaleminizi tetikleyen, güçlü bir çıkış noktası ararken şu satırlarda durdum:

“Annemin kokusunu son bir kez içime çekiyorum. Son aldığım nefes bu olsun istiyorum. O koku, duyduğum, hatırladığım, son şey olsun. Zaman dursun ve ben o koku içinde sızıp gideyim. Öyle hissediyorum ki o da en az benim kadar korkuyor. Sanki beni karnına sokmak ister gibi. O kadar isterdim ki onun karnına tekrar girebilmeyi! Orada kimse bize ilişemez çünkü.”

Romanın temel duygusu budur. İnsan bir sürgün varlığıdır; önce Cennet’ten sonra annemizin karnından düşeriz Dünya’ya. Cümlelere dökmesek de her zaman o güvenli yerlere yönelik dönme eğilimimiz vardır. Bu yüzden, anne ve çocuk ilişkisi, çok özeldir; bir yandan da, en iyi, en ideal yaşanmış halleriyle bile çok yıkıcıdır. Rahimden dünyaya düştüğümüzde hissettiğiniz korku, hayatta nasıl bir insan olacağımız, bu korkuları nasıl göğüsleyeceğimiz, hep anneyle ilintilidir. Doğumdan sonra, anne sütünden kesilmek ikinci büyük travmadır; zordur ve herkesin başına gelir; ayni roman kahramanında olduğu gibi anneyi paylaşan başka rakipler varsa, babaya, kardeşlere başka kardeşler eklenmişse bir de bunun üzerine dünyanın başka bir köşesine gönderilmişse, çocuk için bu travmalar, hayatını belirleyecek hale gelmiş demektir.

YA HEP YA HİÇ CEHENNEMİ

Ya hep ya hiç
Ya öl ya öldür
Ya kaç ya saklan
Ya o ya sen
Ya mutluluk ya keder
Ya sevgi ya nefret
Ya Yahudi ya Filistinli
Ya Müslüman ya Hıristiyan
Ya Ermeni ya Türk
Ya ölüm ya yaşam
Ya ve ya da denklemi benim seçimim ya da buluşum değildi….Neden?
Korkuyorduk çünkü! Biri bizi korkutmuştu!”

-Ya hep ya hiç cehennemiyle korkuyu iç içe görmüşsünüz; hakikaten yaşamak için seçmek zorundayız.

Bize öğretilen, doğru olarak varsaydığımız, yaşamın ya hep ya hiçlerde döndüğüdür; oysa bu kocaman bir yalandır; seçimlerimiz iki uçlu olmak zorunda değil; yaşam çok daha gri bir alanda devam etmeli, ediyor da. O çocuğun yaptığı gibi hayatta kalmak için çeşitli stratejiler oluşturmamız, o kayıpları ve travmaları yaşarken mutlaka bir şeyleri kapatmamız ve başka pencereler açmamız, o kaybın yerini doldurmamız gerekiyor. Buradaki kayıp anne sevgisi. Bu kayıp bana bu kadar acı veriyorsa, bu ihtiyacı yok sayacağım; bu ihtiyacı defedeceğim ki bundan sonra bu kadar yaralanmayayım; çocuk da ayrılışının beşinci altıncı ayında anneyle ilgisini koparıyor; geri dönecek olan çocuk, artık başka biridir; çünkü onda olan ihtiyacı, ortadan kaldırmıştır.

– Alttan alta yetişkinler alemine sessiz bir direniş, bir başkaldırı gözlenen romanınızda, küçük bir yüreğin kırılganlıklarına fazlaca hassasiyet gösterilmiş. Çocuklarımızı, savaşarak var olabilecekleri, çok katı dünya bekliyor.

Hayatın zor olduğu konusunda şüphe yok; ancak, kişilik, tam da çocuğun uzak bir ülkeye gönderildiği yaşlarda şekilleniyor. İnsanın, kişilik sermayesini ve onun üzerine yapacağı yapının, temelini oluşturduğu dönemler. “Bu zalim zor dünyada çocuk nasıl yetiştirilir?” diye sorarsanız, çocuk, kesinlikle o yaşlarda annesinden ayrılmamalı.

YATILI OKUL MU? DUVARLARI KALIN EV Mİ?

-Siz hoş bakmıyorsunuz ama “Yatılı okurken, unutulmaz hatıralar birikir, kardeş sevgisiyle eş değer arkadaşlıklar yaşanır” diye bilinir.

Bunlar tamamen tesellidir; o çocuk annesinin yanında kalmak isterdi ve bu doğruydu; başka bir ortama kendi istediğinden bağımsız olarak götürüldüğünde, anne kaybının yerine bir şeyler koymak zorunda ama hiç bir şey annenin yerini tutamayacak.

-Yatılı Okula Niçin bu kadar karşısınız?

Çünkü çok büyük hata bir çocuğun özellikle 6- 7 yaşlarında, zarar görmediğine inanmam; eğitimi sonra alsın. İlkokul çocuğunu uzağa göndermek gibi saçma sapan bir şey olabilir mi? Ebeveynlerin, o yaştaki çocukların ne kadar farkında ve kırılgan oldukları hakkında fikirleri çok az; kitaptaki çocuğun annesi babası da onu çok seviyor ne var ki çocuklarının ne kadar zarar göreceğini bilmiyorlar; bilseler yapmazlardı; sonradan anlayıp geri çağırıyorlarsa da iş işten geçmiş oluyor.

-Aileler çocuklarını eğitim amacıyla gönderiyorlar.

Hiçbir eğitim anne baba sevgisinin yerini tutamaz. Başta anlattığım gibi o korkularla başa çıkmak için, anne -baba sevgisi, özellikle anne sevgisi çok önemli. Sağlam temelli, öz değeri yüksek birey, sevgiyi hissederek, güvenli, huzurlu, duvarları kalın bir ev ortamında yetişebilir.

İLK GÜNAH

-Çok güvenli bir manastırda bile büyükler duymadan, çocuklar birbirlerini tehlikeye itebiliyorlar. Ebeveynler o dünyaya alınmıyorlar çoğunlukla. Böyle durumlarda daha fazla zarar gören çocuklar, aynı kitapta belirtildiği gibi ancak disiplin kurallarının ciddiyetle uygulanmasıyla rahatlayabiliyor.

Aynı “Sineklerin Tanrısı” romanındaki gibi çocuklar çok masum değiller aslında; çocukların dünyası çok sert bir dünyadır; hristiyanlar bunu ilk günahla açıklarlar. Çocuklar birbirlerini ezerek iktidar alanlarını genişletirler; bunu da çok bilinçsiz yapmazlar. Bu orman kuralları, yatılılarda, özellikle, erkek yatılı okulunda çok sert yaşanır; çocuklar insan tabiatına haizdirler; içimizde bir iyi bir kötü vardır; siz hangisinden daha fazla esinlenirseniz, hangi tarafı daha çok beslerseniz, o, diğerinin alanını ele geçirecektir; ne olmak istediğini seçecektir; bu, çocuklukta başlıyor.

-Baba, çocuğun geleceği için aslında çok akılcı bir adım atıyor ama siz küçük bir çocuğun duygularının savaşını vermişsiniz; küçücük bir çocuğun arzularının peşinden gidilmesi pek önerilmez.

Elbet belirli kurallar olacak, çocuğun tamamen arzularını yerine getirmek çok doğru olmayabilir ama o yaşta bir çocuğun, soğuk bir dünyaya, üstelik, içinde savaş olan bir ülkeye gönderilmesi, oradaki dilsizliği, kendini ifade edememesi bir travmadır; çocuğa sorulmalıydı diye düşünüyorum.

-Komşularının evinden oyuncak çalan çocuk, baba tarafından yeni oyuncak arabalarla ödüllendiriliyor. Sıra dışı bir eğitim modeli; ceza vermekten yana değilsiniz.

Çocuk, en azından belli bir yaşa geldikten sonra davranışlarının bir neticesi olduğunun farkına varmalı. O durum önce çocuğun, çok hoşuna gitse de sonuçta bir hırsızlık söz konusu. Çocuğun temel adalet duygusunu zorlayacak, daha sonraki yaşantısında bir kafa karışıklığı oluşturacaktır; çünkü yaptığının kötü bir davranış olduğunun bilincinde.

-Zaten devamlı suç bedel ilişkisini sorguluyor.

Kudüs’e gidişini bir suçun cezası olarak telakki ediyor. Suçunun ne olduğunu bulmaya çalışıyor; herhalde ömür boyu da çalışacak. “Bu cezayı hak etmek için evimden kovulmak için nasıl bir suç işlemiş olabilirim?” Çocuğun sorduğu genel soru hep bu.

-Kahramanımız annesine mi babasına mı daha çok güceniyor? Bu karışıyor.

Babasına. Bu kararı veren baba; anne çok ikna olmamışken onu ikna eden, gücünü de kullanan, bu ayrılığın müsebbibi baba; haliyle babaya bir öfke var yine de bir okuyucu olarak okuduğumda asıl öfkenin anneye olduğunu müşahede ediyorum.

-Ama anne ne yapsın? Güçsüz.

Bu çocuk için, annesinin hiçbir gerekçesi geçerli değil.

– Katolik’lerle Ortodoks’ların ortak kilisesinin anahtarının, Müslüman bir ailede olması, 1.Abdülmecit fermanından beri yerinden kımıldatılmayan merdiven, dört istasyon, kilise, cami, ağlama duvarı…Roman, Kudüs’te araladığı perdede, insanlığın geçmişini bugününü özetler gibi; dünyadaki politik gelişmelere baktığımızda da sanki Kudüs düğüm ve çözüm noktası.

Kudüs’ün bu özellikleri çocuğun hikayesiyle örtüşüyor; hem çok değerli şeylerin olduğu, hem savaşın yaşandığı, çocuğun da hayatının en önemli dönemecini geçtiği bir yer.

-“Türkler Ermeniler yüzlerce yıl aynı topraklarda yaşamadılar mı? Bazı insanların yaptıkları kötülükler ile birbirimizi nasıl böyle düşman görebiliriz?” “Barış aptal romanlarda olur” Onlar aralarında konuyu tatlıya bağlasalar da çözümü tıkayan düğümleri görüyorlar. Barış bir ütopya mı?

Asla! Barış en somut çözüm; asıl gerçeklik aslında; çünkü insanın doğal eğilimi barışa doğrudur.

-Ama savaşlar hiç bitmiyor!

Belki de hiç bitmeyecek yine de insanların barışa çok ihtiyaç duyduklarını ve özlediklerini düşünüyorum.

-O halde niye hep çözümsüzlük duvarına çarpıyoruz?

Çünkü herkes çok haklı, herkes en mağdur olduğu için, daha sonraki zalimi üretiyor. Bu zinciri kırmanın tek yolu var. Bunu bir yazımda ifade ettiğim gibi ‘kendi hakkından vazgeçme şövalyeliğini göstermek’ gerekiyor. Çünkü o intikam hakkı, başkasının intikam hakkına dönüşüyor. Kavga, savaş, insanlara büyük yüktür; aslında insanın doğal eğilimleri, bundan kurtulmak üzerinedir. Şunu da unutmayalım. Evet Dünya’da her zaman savaş oldu ama Dünya’yı tamamen cehenneme çeviremediler.

ÇOCUK EN ÇOK NE İSTER?

-Ebeveynlerimizin çocuk yetiştirme sürecindeki eksikliklerinin bedelini ödüyoruz bazen. Yetişkin dünyasına geçince nedense unutuyoruz. Niçin farkındalık eksikliği kısır döngü olarak devam ediyor?

Aile çok önemli; çocuklara doğdukları anda bağımsız birey olduklarını teslim etmek gerekiyor.

-Özgürlüklere uzmanlar karşı çıkabiliyor.

Bakın özgürlüklerden söz etmiyorum, sadece saygıdan bahsediyorum. Bir aileye yeni bir birey gelmişse artık onun orada bir yeri vardır. Çocuğa, onu aşan bir alanda soru sorulmasını kast etmiyorum. Evlâtlarımıza sözlere gelmeyen hislerle, çok değerli olduklarını hissettirmek önemli. Çocuğun en büyük ihtiyacı biricik olduğunu annesinden babasından almaktır. İyi bir anne baba olmanın yolu illa zenginlikten geçmiyor. İmkanlar, zaman az; yaşamlar zor olsa da davranış biçimleriyle, herkes için iyi bir anne baba olmanın imkanları var.

-Aslında çocuklarına düşkün onları kollamayı seven bir toplumuz; dişimizden tırnağımızdan arttırıp türlü fedakarlıklarla yetiştiriyoruz çocuklarımızı.

Genelde şöyle bir eğilim göze çarpıyor; bizde, çocuğun fiziki ihtiyaçlarını giderdiğinizde, sevdiği yemekleri önüne koyduğunuzda tüm ihtiyaçlarını karşılandığı düşünülür; halbuki o sırada çocuğun çok daha önemli gereksinimi, anlaşılmak, annesiyle babasıyla zaman geçirmek, sevildiğini hissetmek, göz ardı edilir.

GÜÇLÜ BİR DURUŞ İÇİN…

-“Hayatta kalmak için, güçlü olmak, zayıf yanını belli etmemek zehirli formüldür” saptamasını açabilir miyiz?

İnsan zayıflıklarıyla da insandır ama bir şeylerin bedeli var; güçlü görünmeye karar vermişseniz, eksik yönünüzü vurgulamayabilirsiniz.

MAHREM BİR BAĞ

-Kitapla ilgili size geri dönüşler oldu mu?

Evet bu da beni çok mutlu eden bir şey. Tam da çocuğunu yatılıya göndermek üzere olan bir anne aradı; kitabı okumuş; çocuğu yollamaktan vazgeçmiş. Bunu çok önemsiyorum.

– Sulugöz olmadığı halde, kitabın son sayfalarına gelince kendini tutamayarak hıçkırıklara boğulan birini tanıyorum.

(Gülüyor) Demek ki roman okuyucuya geçebilmiş; bu, çok sevindirici bir yazar için; ayni çocuğunun beğenildiğini görüp sevinen bir anne bir baba gibi.

-Size göre başarılı güçlü roman nasıl olur?

Her roman yarımdır; okuyucu onu tamamlar; eğer bu ihtiyacı hissetmezse, o roman iyi değildir; benim için en önemli kriter, okuyucunun tepkisidir; yazı profesyonellik kaldırmaz; aşk ilişkisidir; sözcüklerle aranızda nezaketli, tutkulu çok mahrem bir bağ olmalıdır.

-Bir romanın çok satması, bir çok kesime hitap etmesi hakkında ne düşünürsünüz?

Jerusalem’i bir şiir gibi yazdım; kitabı pazarlanacak bir ürün olarak gördüğünüzde, o ürüne yerleştirilenlerin çok kişiyi yakalamasına yönelik endişeleriniz çoğaldığında, büyü bozulur; roman bu yükleri kaldırmaz

Şu an ve yalnızlık

İnsan yalnızlığı ile barışmalı.

Yalnızlığın “çaresi” yok çünkü.

Ne aşk, ne ana, ne baba, ne çocuk, ne Allah’la müşareket çabaları…

Hepsi bir yere kadar…

Özgür bir varlığa dönüşmek için, bir-ey olmak zorundasınız.

Anamızın rahmine düştüğümüz anda, herhalde, bir bütünlükten kopup.. herhalde, nevi şahsına münhasır bir ruh-can ve beden ediniyoruz.

Bütünden bir damla gibi ayrılıp farklılaşıyoruz.

İşte bunun adı yalnızlık.

Nesi kötü ki!

Yalnızlık ile mücadele etmenin insanı ne kadar büyük bir boşluk duygusuna hapsettiğini fark eden kaç kişi vardır?

İsa haça gerildiğinde, ölüm ânının hemen öncesinde, gücün kendinden çekildiğini hisseder. Gelmiş ve gelecek tüm kötülüklerin yükünü sırtlanmıştır. Yani İsevilerin inancı bu en azından.

O “load” ânında, Allah gücünü, gözünü, gönlünü, ondan çeker, ilk defa. Çünkü Allah günahtan münezzehtir. İsa kıvranır o anda, “Eli, eli lama şabaktani!” diye feryat eder.

“Baba baba, beni niye terk ettin!”

İnsan yalnızdır.

Sanırım Allah da öyle.

Öyle ki, insanları yaratma ihtiyacı duymuştur.

Ama yine yalnız kalmıştır. Büyük düşüşüyle insanlığın…

Ne soylu bir ayrılık! Cenneti elinin tersiyle it, sana sunulanın ardına bak. Başka türlüsü sağlıklı olmazdı sanırım. Aklımızda hep bir şüpheyle yaşamak, cennette de olsa, sağlıksız bir durum.

Şeytanınki sadece teknik bir müdahaleydi. Ayartılmak, sen istedikten sonra…

Allah kaç bin yıldır bunu toparlamaya çalışıyor. İyi sabır doğrusu, ben olsam “delete” tuşuna basmıştım çoktan. Milyarlarca dosya aç, her gün bilgileri up-date et, üzül, sabret…

Ama o, ben siz olmadığı için Allah, allahtan…

Her şeyi fazlasıyla abartmaya eğilimliyiz.

Allah olmayabilir, sonraki yaşam da. Ne fark eder ki? Varoluşçu bir tesbitle, şu ânı biliyoruz, içindeyiz, elimizdeki tek gerçek, şu an yaşamakta olduğumuz, o da bir yanılsama değilse tabii. Geçmiş için bile kesin bir şey söyleyemeyiz. Hafızamız ve olanı kayda geçiren algılarımız, duyularımız o kadar kısıtlıyken, geçmiş ve gelecek adına konuşmak ne kadar gereksiz.

Şu an… Bu yazıyı yazarken, evet, bundan biraz emin olabilirim. Kierkegaard’cılık taslamıyorum. Bunun verdiği özgürlüğü anlatmaya çalışıyorum. Şu ânı kabul etmekten bahsediyorum. En çok zevki alma, en az zararı görme, en çok faydayı sağlama, en anlamlı işi yapma, yalnızlıktan kurtulma, şu ânı kahramanlıklarla doldurma.. gayretinin elimizdeki emin olduğumuz tek şeyi, şu ânı, nasıl da heba ettiğini…

Bir amaç uğruna araç haline getirdiğimiz onca şeyin, yaşamın kendisi olduğunu anlamak ve geleceğe hapsettiğimiz o amacın da, aslında hiç gerçekleşmeyeceğini fark etmek böylelikle.

İnsanlar bu yüzden mutsuzlar.

Mutlu olmaları gereken şeyleri, mutlu olmak için ellerinden çıkarıyorlar. Yalnızlıkları ile başetmek için, büyük bir telaşla, bizi iyi hissettirecek şu ânın malzemesini heba ediyorlar.

Sizden Öteki’ni, yalnızlığınıza ilaç olarak gördüğünüz anda, o olamayacak ve onu harcamış olacaksınız. Kısa bir teselli için, içinizdeki deliği daha da büyütmek. Ne trajedi!

İçinizdeki delik, bu yaşamda kapanmayacak. Ölümden sonrasını, sonra konuşuruz. Onun içine bütün kıymetli şeylerinizi atmayı durdurun artık. O doymaz ki, dolmaz ki!

Ben artık ölüm korkusu ve yalnızlık ile mücadele etmek için yazmıyorum, epeydir. Hani sanatın kökeni budur derler ya, ölümsüzlüğe öykünme, senden sonrasına bir kanıt bırakma, çocuk yapmaktaki iştahımızda olduğu gibi.

Nedenlerinden arındırdım yazma eylemimi, bir kasap gibi, sıyırdım sinirlerinden. Yapmamış olsam yazmazdım. Şu an, şu yazıyı yazarken, iyi hissediyorum. Roman yazarken iyi hissediyorum. Severken, çocuklarla oynarken, Nirvana dinlerken veya Charpentier veya Orhan Baba’yı…

O kadar. Bu kadar. Çünkü iyi hissederseniz, iyi insan oluyorsunuz. İçimizdeki mekanizma bu. Butonlara doğru basmak asıl maharet.

Yalnızlık, çaresi bulunması gereken bir hastalık değil, onunla mücadele etmeyin. Ele geçirme hırsından vazgeçin, mümkünse siz ele geçin.

Yalnızlık, sizin varoluş biçiminiz. “Yalnızım, o halde varım” diyelim mi?

Hem, tüm bunları yaşamış olmanın da nesi kötü ki?

Yapacak daha iyi bir işiniz mi vardı?

 

Taraf, 30.10.2011

Taner Akçam’a teşekkür

AİHM’in Taner Akçam kararı, katil 301. Madde konusunda Türkiye’ye vurulmuş sert bir tokattır. AİHM içtihatlarında bu bir ilk mi, bilemiyorum. Ama bir ülkenin bir ceza maddesinin böyle önemli bir mahkemede doğrudan mahkûm olması azımsanabilecek bir şey değil.

Neden azımsanmamalı?

Bu madde tek başına bir sürü insanın canını yaktı çünkü. Düşüncenin ifade edilmesini engelledi, ama en nihayetinde, Hrant Dink’in katledilmesinde adeta bir manivela gibi kullanıldı. Perinçsiz Kerinçekler ve onların tosuncukları, Hrant Dink’i, Orhan Pamuk’u ve nicelerini devletten aldıkları bu lojistik destekle mahkeme önlerinde linç ettiler. Hatta mahkeme salonlarında bile saldırıya uğradı Dink yaşarken.

Genel Yayın Yönetmen Yardımcımız Yasemin Çongar, dünkü yazısında bu kararın önemini çok sarih ve güzel bir şekilde anlattı. Taner Akçam Ermeni soykırımı ve tabusunu hayatını ortaya koyarak kırmaya çalışan bir bilim adamı olarak, 301. Madde’nin hışmına uğramıştır. 2008’de tadil edilen 301. Madde, suç duyurularının davaya dönüşmesinde bakanlık onayı şartı getirdi.

Bu tam bir AK Parti klasiği idi. Bakan Sadullah Ergin Allah için kaleye pek gol sokmadı ve davaların yüzde doksanını önledi ama, sözüm ona reformcu bir partinin böyle yasakçı, hatta can almış bir maddeden vazgeçmemesi de önemli bir işaretti zihin yapıları açısından. Hâlâ da 301. Madde bu haliyle kullanılıyor ve işte Taner Akçam, yapılan suç duyuruları davaya dönüşmediği halde, bu madde sayesinde yaratılan endişe ve korkunun kendisini AİHM’e taşıdı. Evet, bir yazı yazmanın, suç duyuruları, onu peşine takılan nefret söylemi ve Ergenekon yapılarıyla o kişinin hayatını tehdit ettiği bir gerçekti.

İşte AİHM bunu mahkûm etti. Teşekkürler Taner Akçam. Milat denebilecek bir karar bu. Ama bakıyorsunuz medyadan ve hükümetten tık yok daha. Neredeyse Taraf dışında kimse bu haberi önemsemiş değil. Hâlbuki bu maddeden yargılanan, baskılanan o kadar insan var ki?

Taner Akçam gönderdiği mailde bu körlüğün nedenini soruyordu bana. Bir şey diyemedim ona. Depreme yormaya çalıştım. Ama acaba rahatsız edilmek istemiyor mu kimse? Korkuyor musunuz? Hükümetle aranızı bozmak mı istemiyorsunuz? Ya da en kötüsü, içten içe, 301. Madde’deki zihniyetle köprüleri atmadınız mı acaba?

Akçam’ın Yasemin Çongar’ın dün yazısına aldığı temennisini bir kez de ben kullanmak istiyorum.

“Kararı, Sayın Meclis Başkanı Cemil Çiçek’e hediye ediyorum. Bu katil maddenin kardeşim Hrant Dink cinayetini işlemesi için, kendisi de elinden gelen moral desteği vermekte hiç geri durmamıştı. Şimdi bu katil maddenin değiştirilmesi için üstüne düşeni yapacağını ümit ediyorum. Bu, onun Hrant’a ve diğer tüm dava mağdurlarına borcudur.”

Cemil Çiçek, Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen Ermeni Konferansı hakkında Meclis kürsüsünde “Arkamızdan hançerlediler” diye konuşabilmiş bir siyasi. Düşünce ve ifade özgürlüğünü bir kenara bırakın, bunun o insanların hayatına mal olabileceğini bile düşünmemiş, bu sözleri sarf etmişti.

Şimdi farklı düşünüyor mudur? Belki değişmiştir, Taner Akçam’ın bu çağrısına kulak verir ve bu çabası ile de kefaretini öder biraz.

***

Yanlış yerde duran doğru totem

Levent Yılmaz, benim hocam olmuştur, ama daha çok, çok sevdiğim bir dostumdur. Dünkü yazısında Taraf ve “solcu guru-totem” Yıldırım Türker hakkında yazmış. Bu yazı, darılmasın ama, Rasim’in, Ahmet Altan ve Başbakan Erdoğan’ın arasını yapmak için kalem oynattığı o pespaye “Durun siz kardeşsiniz” temalı yazıyı hatırlattı bana. Gereksiz ve anlamsızdı.

Senin iflah olmaz bir romantik-melankolik olduğunu biliyorum, ben de öyleyim biraz. Ama hayat senin istediğin gibi hiç olmadı, olmayacak da. Sevgi pıtırcıkları gibi, tam bir fikir ve ruh birlikteliği ile savaşmayacağız şeytanlarla. Gerek de yok buna. Kusmuk sözü bir yana, ben Yıldırım’a daha ağır bir şey söyledim ki, kusmuk onun yanında zemzemle yıkanmış kalır. Ben o yazısı için, ama sadece yazısı için, “Ahlaksız” dedim. Roni’nin o feci yazısına da tabii.

Türker arada ahlaksız yazılar yazıyor ve bir totem olduğu için deşifre etmek lazım. Yoksa umurumda olmazdı. Bunu bir amaçla yapıyorum. Türker, şiddet dolu geçmişimizde kalmış vicdan adacıklarında biri. O hengâmede değerliydi. Artık değil. Şiddeti kutsayan, mağduriyet bezirgânlığı ve onun üzerinden öfkeli Kürtleri gazlayan yazılar yazan bir insan, benim için güvenilmez bir kişidir. Bunu onun öfkesiyle açıklamak doğru değil. Öfke, akıl ve vicdanla bir mana taşır.

Hâsılı, Türker “yanlış yerde duran doğru totem” olarak hep hatıralarımızda olacak. Sevgili Levent, sen de insanların patır patır öldüğü hayati bir meselede romantizmini askıya al biraz.

Hassas ve bıçkın bir romancı olarak ben öyle yapıyorum.

Taraf, 27.10.2011


markaresayan@hotmail.com

Bu kilise Diyarbakırlıların

Anadolu’ya her çıkışımda aynı ikilemi yaşıyorum. Benliğim adeta ortadan ikiye bölünüyor; biri geçmişe, diğeri geleceğe, biri öfkeye, diğeri ümide ait hissediyor. Birkaç gündür Diyarbakır’dayım. Danışmanı olduğum ve çok önemli sivil toplum projelerine destek sağlayan Global Dialogue’un yıllık toplantılarından birini Diyarbakır Surp Giragos Ermeni Kilisesi’nin açılışına denk getirdik.

Diyarbakır, bu yorgun ve tozlu şehir beni nedense çok içimden kavrıyor. Bu sanırım beşinci gelişim. Burayı çok seviyorum. Yaşayabileceğimi düşündüğüm yerlerden birisi. İstanbul’un yanında nesi çekebilir bu kavruk kentin insanı bilmiyorum.

Sanırım tarih, kökler, bellek. Tarihte burada atalarım büyük bir medeniyet kurmuşlar. Kentin Ermenicesi Dikranagerd, yani “Kral Dikran’ın kurduğu kent” demek. 1850’lerde nüfusunun yarısı Ermeni’ymiş. Kayıtlar bunu çok net gösteriyor. O dönemde doğunun Paris’i burası. Şimdi asla tahmin edemeyeceğiniz zengin bir kültür ve ticaret hayatı var. Avrupa’da yayımlanan bir makale, bir hafta sonra buradaki Ermenice gazetelerde Ermenice basılmış oluyor, düşünün. Bir sürü okul, manastır, kilise ve gazete, dergi var.

Bugünkü Diyarbakır, o ışıltılı dönemlerden çok uzak. Ama doğrusu, gerek Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, gerek çok dilli belediyecilik gibi birçok enfes projeyi hayata geçiren Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş, gerekse de Kürt STK’ları olsun, o günlerden kalanları kurtarmak ve Diyarbakır’ı eski günlerine kavuşturmak için çok dürüst ve samimi bir arzu içindeler. Osman Baydemir’in Surp Giragos Kilisesi’nin cumartesi günkü kutsama töreninde yaptığı “Sizler (Ermeniler) gittiniz, biz kaybettik, eksildik” demesi o kilisede bulunan herkesi çok etkiledi. Osman Baydemir’e sarılan yaşlı Ermeni kadınları vardı. Baydemir’i halk gerçekten çok seviyor.

Kilisenin en yıkık hallerini biliyorum. Bu kilise 1915 soykırımındaki vahşet günlerinde yıkılmış değil. 1980’lerde ayakta. Ama sağolsun Kürtler, kalan Ermenileri kaçırmak için ellerinden geleni yapmış o günlerde. Kilise de bu nefretten o dönemde payını almış ve yeni tarihlerde yıkılmış. Kilisenin o halini görünce, bu yapının asla ilk haline dönemeyeceğini düşünmüştüm. Ama cumartesi günü, kutsama töreninden sonra kapılar açılıp içeriye girince, gerçekten birinci sınıf bir iş çıkarıldığını gördüm ve çok memnun oldum. Konunun uzmanı değilim ama, uzmanlar da çıkan işin hakkını teslim ediyor. Ortadoğu’nun en büyük kilisesinden bahsediyoruz. Yedi tane sunağı var. Bu yapının bir zamanlar çatısı çökmüş, taşları çalınmış, duvarlarındaki kutsal resim ve yazıların tahrip edilmiş olduğuna dair hiçbir emare yoktu doğrusu.

Bu işte emeği geçen herkesi yürekten tebrik ediyorum.

Soykırımda en büyük kaybı Ermeniler Diyarbakır’da verdi. Yaşanan katliam büyüktü. Vahşet inanılmazdı. Dicle kıpkırmızı akıyordu. Bunu da cinler, uzaylılar yapmadı. Daha sonra yaşanan nefretin de bu suçluluk hissi ile ilgili olduğu açık. Ama sanırım, devletin 1980’lerden sonra ve özellikle 1990’larda Kürtler üzerinde uyguladığı tehcir ve küçük çaplı soykırımlarda Kürtlerde ciddi bir özeleştiri yaşanmış. Ermenilere yapılanın bugünlerde çok daha azının Kürtlerde ne kadar büyük bir travmaya yol açtığını görüp karşılaştırmış olmalılar. Nitekim, geçenlerde Diyarbakır’da yapılan kongrede Kürtlerin DTK-BDP kanadı Ermeni Soykırımı’nı –etliye sütlüye karışmadan da olsa– tanıdılar ve devleti de tanımaya çağırdılar.

Gâvur Mahallesi’nden Surp Giragos Kilisesi’ne giden dar sokaklarda yürüyen diasporadan, Ermenistan’dan ve İstanbul’dan gelmiş Ermenileri görmek insanı sanki zamanda bir yolculuğa çıkarıyor. Yayalar, daydaylar, binlerce kilometre tepip, köklerinin bulunduğu ve zalimce kovuldukları bu sokaklarda yürüyorlar. Biraz sonra, şu yaya mesela, seksen sene evvel belki içinde vaftiz olduğu Vaftiz Teknesi’ne bakarken, acaba ne düşünecek? Bu nasıl bir ikilemdir? İnsan böyle bir durumda içinde öfke, isyan, hasret, kavuşma ve bağışlama hislerini nasıl birarada tutabilir? Su ve yağ gibi birbirine karışmadan mı dururlar yan yana? Yoksa, sevgi ve teselli, yeni neslin attığı bu adımla, galebe mi çalar tüm menfi hislere?

Benim tüm temennim bu topraklara barışın artık gelmesi. Dicle’nin kenarında yürürken, başım döndü zannediyorum. Oysa Van’da deprem olmuş. Yüzlerce ölüden bahsediyorlar. Bu topraklarda doğa da, insanlar da neden kan dökmek için böyle bir yarış halindeler? Bu bir lanet mi?

Hâsılı, bu kilise dün de Diyarbakırlılara aitti, bugün de onlara emanet. Bir yerlerden başlamak gerek ve sanırım bu yer fena değil sanki.

markaresayan@hotmail.com

Taraf, 24.10.2011

Pazar günleri

Pazar günlerinden nefret etmekle başlar bireyleşmek.

Pazar günlerinden nefret etmemiş, pazartesiye, o en sivri güne bir kurtarıcı gibi sığınmamış insan az tanırım.

Pazar, tutsaklığın katı halidir. Gerçek hayatınızla yüzleşirsiniz. O kutsal evde, tutsak yaşamaktadır insan. İstediği hayatı kuramamıştır.


Jerusalem
’in başına, Ang Lee’nin Ice Storm filminde, izlediğimde “Budur” dediğim o parçayı koydum. Lee de, Fantastik Dörtlü adlı dönemin ünlü bir Amerikan çizgi romanından alıntılamıştı. Şöyle tanımlıyordu aileyi…

“Read Richards, karşıtmadde silahını, Annihilus’ın canlı bir atom bombasına dönüştürdüğü oğluna karşı kullanmak zorundadır. Bu kötü durum Fantastik Dörtlü için son derece sıradandır, çünkü onlar diğer süper kahramanlara benzemez. Bir aile gibidirler; ne kadar güçlenirlerse, fark etmeden birbirlerine verecekleri zarar da artar. Fantastik Dörtlü’nün özü de budur. Aileniz sizin karşıt maddenizdir. Aileniz içinden çıktığınız ve ölünce geri döneceğiniz boşluktur. Bu bir paradokstur. Siz ne kadar yakınlaşırsanız, içine düşeceğiniz boşluk da o kadar derinleşir.”

Anlam tamamlasın diye Neruda’nın pazartesi tasvirini da alalım bir.


“Bu yüzden ışıldıyor Pazartesi günleri


o zindansı yüzümle beni görünce,


kırık bir tekerlek gibi geçip giderken


ılık kan yolları uzatıyor geceye…”

Ben bireyleştiğimi ve mutlu bir adam olduğumu pazar günlerinin hayatımda sıradanlaştığını fark edince anladım, daha doğrusu kabul etmek zorunda kaldım. Mutlu olmak havalı bir şey değildir ya.

 Sadece suçluluk duyduğum için pazar günleri kiliseye gitmek, bir sürü suçluluk hissini sunağa daha bırakır bırakmaz, yenilerini fazlasıyla yüklenmek ve eve dönmek. Sonra kötü bir öğle uykusu, kâbuslar vs, yıllar boyu…

Ben bir aşk çocuğuyum. Annem yıllar sonra bana “O zamanlar bana bir gâvurla evleneceğimi söyleselerdi, hayatta inanmaz, hatta kızardım” demişti. Gâvur olan oğluna bunu bu kadar açık yüreklilikle söylemesi bana çok özel gelmişti.

Babam yakışıklı ve çapkın bir herif olduğu için maşallah BM gibiydi. Ama anneme âşık olmuştu. Bütün riskleri alarak onunla oldu, ben oldum kardeşim oldu. İyi oldu bence.

Annem, kendisi yüzünden cemaatte başı çok ağrıdığında “İstersen dinimi değiştireyim” demiş de, babam “Ben seni böyle sevdim, orijinalliğin bozulur, lüzumsuz” demiş ona.

Aşk böyle bir şey herhalde. Zaman zaman mantık zehirlenmesi yaşayan bir kovayım ve bu şeyler bir yandan çok uzak bana.

 
Anne ve babamın bu sevgi pıtırcığı durumlarına rağmen, aile, çook zor bir yerdi benim için. Otorite, bağlılık deyince birden tırnaklarım çıkıveriyor. İnsanın çekirdeğini parçalayan bütün mekanizmaları var ailenin. Çekirdeğime kimse giremez.

Babamın veliahdıydım ve o zamanlar söylemesi ayıp, çok zengindik. Tek erkek çocuk… Babam bana baktığında, kendi geçmişinin tüm kayıplarının giderildiği yeni versiyonunu görüyordu. Bu çok normal.

Beni evden gönderdiklerinde savaş başladı.

Ölene kadar da onunla savaştım.

Shakespeare’in dediği gibi, oğullar babalar öldükten sonra yükselir.

Onun için tam bir hayalkırıklığıydım başta. Sözünü dinlemeyen, ilk şiirini yaşlı bir dilenci için sekiz yaşında yazan ve panikle psikiyatra götürülen bir “freak” olarak, tam bir mutsuzluk kaynağıydım ona. Sonra gittikçe bir teröriste dönüştüm. Sürekli yıkıcı şeyler yapıyordum. Başım hep beladaydı.

 
Ergenlikte taktik değiştirdim. Bilerek munisleştim. Bir de onları çok seviyordum. Babam yaşlanmış, hastalanmış ve fakirleşmişti. Bana ihtiyacı vardı.

Muhtaçta olana vurmak kalleşliktir.

Yeni taktiğim onun alanında daha iyi olmaktı. Böylelikle hem onlara destek olmuş olacak, hem de babamın defterini dürecektim. Yaptım da, nefret ettiğim halde, ticareti ondan daha iyi becerdim. İşi elinden tamamen aldım. Bu onun hem hoşuna gidiyor, hem de bana yeniliyor olmaktan mutsuz oluyordu. İkimiz de çok hırslıydık ve o benden daha önce ölecekti. Bunu hazmedemiyordu. Beni çok sevmese hayat onun için daha çekilir olacaktı.

Ama birbirimizi o kadar çok seviyorduk ki! Kokusu hâlâ burnuma geliyor. Bana sarıldığında kokumu öyle bir çekerdi ki içine, eksildiğimi hissederdim, çok hoşuma giderdi ama.

1995’te öldü. Ölene kadar, uzun hastalık döneminde ona bir evladın verebileceği her şeyi verdim, sağlığım dâhil. Ama öldüğünde, yalan mı konuşayım, üzüntüm de, savaş da bitmişti artık, rahatladım.

O öldükten sonra hayatımı birkaç senede kökünden değiştirdim. Tamamen kendi istediğim bir hayat kurdum. Kurmasam olmazdı. Planım bunu o hayattayken yapmaktı, ama nasip olmadı. Ama o benim rahat durmayacağımı biliyordu zaten, tahmin etmiştir.

Veçhelerden biri de budur. Pazar günlerinden nefret etmekle başlar bireyleşmek ve onunla barışmakla tamamlanır.

Ve bunlar hayatın içinde yaşanan çok ama çok sıradan şeylerdir.

 İyi pazarlar.  “Bu yüzden ışıldıyor Pazartesi günleri o zindansı yüzümle beni görünce, kırık bir tekerlek gibi geçip giderken

ılık kan yolları uzatıyor geceye…”

Ben bireyleştiğimi ve mutlu bir adam olduğumu Pazar günlerinin hayatımda sıradanlaştığını fark edince anladım, daha doğrusu kabul etmek zorunda kaldım. Mutlu olmak havalı bir şey değildir ya.

Sadece suçluluk duyduğum için Pazar günleri kiliseye gitmek, bir sürü suçluluk hissini sunağa daha bırakır bırakmaz, yenilerini fazlasıyla yüklenmek ve eve dönmek. Sonra kötü bir öğle uykusu, kabuslar vs, yıllar boyu…

Ben bir aşk çocuğuyum. Annem yıllar sonra bana “O zamanlar bana bir gavurla evleneceğimi söyleselerdi, hayatta inanmaz, hatta kızardım” demişti. Gavur olan oğluna bunu bu kadar açık yüreklilikle söylemesi bana çok özel gelmişti.

Babam yakışıklı ve çapkın bir herif olduğu için maaşallah BM gibiydi. Ama anneme aşık olmuştu. Bütün riskleri alarak onunla oldu, ben oldum kardeşim oldu. İyi oldu bence.

Annem, kendisi yüzünden cemaatte başı çok ağrıdığında “İstersen dinimi değiştireyim” demiş de, babam “Ben seni böyle sevdim, orijinalliğin bozulur, lüzumsuz” demiş ona.

Aşk böyle bir şey herhalde. Zaman zaman mantık zehirlenmesi yaşayan bir kovayım ve bu şeyler bir yandan çok uzak bana.

Anne ve babamın bu sevgi pıtırcığı durumlarına rağmen, aile, çook zor bir yerdi benim için. Otorite, bağlılık deyince birden tırnaklarım çıkıveriyor. İnsanın çekirdeğini parçalayan bütün mekanizmaları var ailenin. Çekirdeğime kimse giremez.

Babamın veliahtıydım ve o zamanlar söylemesi ayıp, çok zengindik. Tek erkek çocuk… Babam bana baktığında, kendi geçmişinin tüm kayıplarının giderildiği yeni versiyonunu görüyordu. Bu çok normal.

Beni evden gönderdiklerinde savaş başladı.

Ölene kadar da onunla savaştım.

Shakespeare’in dediği gibi, oğullar babalar öldükten sonra yükselir.

Onun için tam bir hayalkırıklığıydım başta. Sözünü dinlemeyen, ilk şiirini yaşlı bir dilenci için sekiz yaşında yazan ve panikle psikiyatriste götürülen bir “freak” olarak, tam bir mutsuzluk kaynağıydım ona. Sonra gittikçe bir teröriste dönüştüm. Sürekli yıkıcı şeyler yapıyordum. Başım hep beladaydı.

Ergenlikte taktik değiştirdim. Bilerek munisleştim. Bir de onları çok seviyordum. Babam yaşlanmış, hastalanmış ve fakirleşmişti. Bana ihtiyacı vardı.

Muhtaçta olana vurmak kalleşliktir.

Yeni taktiğim onun alanında daha iyi olmaktı. Böylelikle hem onlara destek olmuş olacak, hem de babamın defterini dürecektim. Yaptım da, nefret ettiğim halde, ticareti ondan daha iyi becerdim. İşi elinden tamamen aldım. Bu onun hem hoşuna gidiyor, hem de bana yeniliyor olmaktan mutsuz oluyordu. İkimiz de çok hırslıydık ve o benden daha önce ölecekti. Bunu hazmedemiyordu. Beni çok sevmese hayat onun için daha çekilir olacaktı.

Ama birbirimizi o kadar çok seviyorduk ki! Kokusu hala burnuma geliyor. Bana sarıldığında kokumu öyle bir çekerdi ki içine, eksildiğimi hissederdim, çok hoşuma giderdi ama.

1995’te öldü. Ölene kadar, uzun hastalık döneminde ona bir evladın verebileceği her şeyi verdim, sağlığım dahil. Ama öldüğünde, yalan mı konuşayım, üzüntüm de, savaş da bitmişti artık, rahatladım.

O öldükten sonra hayatımı birkaç senede kökünden değiştirdim. Tamamen kendi istediğim bir hayat kurdum. Kurmasam olmazdı. Planım bunu o hayattayken yapmaktı, ama nasip olmadı. Ama o benim rahat durmayacağımı biliyordu zaten, tahmin etmiştir.

Veçhelerden biri de budur. Pazar günlerinden nefret etmekle başlar bireyleşmek ve onunla barışmakla tamamlanır.

Ve bunlar hayatın içinde yaşanan çok ama çok sıradan şeylerdir.

İyi pazarlar.

Taraf, 23.11.2011

markaresayan@hotmail.com

Bir sıfatım yok…

Zorla, yazılmış olsun diye yazı yazmama gibi bir ilkem var.

Bu, öyle günlerden biri.

Çok sıkıntılı bir gün. Canım yazmak istemiyor.

Hakkâri’deki saldırıyla uyandım.

Dün Bitlis saldırısı ile güne son vermiştik. Üçü çocuk dokuz kişi öldü.

Acı patlıcanı kırağı çalmaz derler ama, ölüme alışmamak bir insan hâli olmalı.

Bu saldırıların önemli bir amacı da, insanların, yaptıkları işe, barışa ve yaşama dair inançlarını yok etmek.

Sözün bittiği bir yer…

Öyle bir yer açmak. Öyle ki, orada savaş olsun, nefret olsun, sıkışalım sıkışalım ve her sıkışma halinde olduğu gibi eski alışık olduğumuz hallerimize geri dönelim.

“Savaş” durumu mu bu?

O zaman ortada gerçek bir savaştan bahsetmek gerekir.

Ortada gerçek bir savaş var mı acaba? Olmuş bu?

Onur Dirik denen o adam ortaya çıktı işte.

Dağlıca saldırısının faturasının kendine kesilmesinden şikâyetçi. Buz dağının görünmeyen yüzünden bahsediyor. Ama öyle veya böyle, konuşmaya başlamasının bir anlamı olmalı.

Belki, kendisinin koru(ya)mayan üstlerine kızan Dursun Çiçek sendromunu tekrarlıyor, ya da hadisenin yargıya daha ciddi bir şekilde yansıması ile devlete karşı işlenen suçlar kapsamında harcanacağını düşünüyor, bilemem.

Dağlıca’da 12 asker kaybettik. Dirik’in kendisi söylüyor. 28 gün öncesinden bilinen bir saldırı… Aynı Aktütün gibi, Hantepe ve kimbilir bilmediğimiz kaç sahte baskın gibi. Heronların an an izlediği, istihbaratın oluk gibi aktığı saldırılarda, ne önlem alınmış, ne de adam gibi yardım gitmiş. Dağlıca’da tabur zayıflatılmış, ışıklar gece açılmış, bozuk silahlar verilmiş ve Dirik’in iddiasına göre saldırıdan dört saat önce karşı saldırı talebi ret görmüş üst komutanlarca, ters istikamete gönderilmişler.

Dağlıca’da bütün işi kaçırılan sekiz erin üzerine atmaya kalktılar. Bu memleketin bakanı, Mehmet Ali Şahin, “O askerler keşke esir düşmeseler de ölselerdi” diyebilmişti. Nasıl da örtüşüveriyor zihniyetler, birbirine hasım olanlar arasında bile.

Özgürlük için ölmeye inanırım, ama öldürmeye inanmam. Hak mücadelesini, en kötü zamanlarda bile, öldürmeden de verebilirsiniz. Hatta ölmeye razı gelirsiniz, mücadelenizi en sert şekilde verirsiniz, sözünüzü söylersiniz. Siz öldürmeyi reddettiğinizde, sizi yenebilecek hiçbir güç yoktur. Bu duruşun gücü tahmin etmediğiniz kadar ezicidir.

Çoğu kabullenemez bunu. Çünkü öfke tatlıdır ve kolaydır, emek istemez. İntikam arzusu, barış arzusunu dümdüz eder gider. Sonra işin içine bir sürü kirli işler, ilişkiler, savaşın iktidarı ve menfaatler girer.

İşin içinden çıkamaz olursunuz. Baştaki cellât- mağdur ilişkisi, bir süre sonra, büyük cellât- küçük cellât ilişkisine döner. Ben tesbitimi söyleyeyim. 1980’lerin, 1990’ların devlet cinayetlerini en çok, en sert yazanlardan biriyim. Kürt kimliği ve haklarının konuşulmasına PKK’nin neden olduğu koca bir yalandır. PKK’nin sayesinde elde edilmiş bir kazanım olduğuna inanmıyorum.

Bana kimse de devletle örgütü aynı kefeye koyma demesin. Devlet en büyük cinayet örgütüdür zaten. Üstelik meşruiyet sıkıntısı yaşamaz. Her türlü yola başvurur, bilgiyi kirletir, yine yapar yapacağını.

Yani savaşla bir devleti yenmek o kadar kolay değildir. Ama devleti yenmek mümkündür. Onunla hiç beklemediği bir yöntemle mücadele etmek mesela. Eğer amaç, uğruna savaştığına inandığın insanlara özgürlük hak hukuk sağlamaksa tabii.

ETA silahı bırakıyor, onca yılda yaşanan insan kaybının toplamı 800. Britanya-IRA savaşında ise 3.500 civarında insan hayatını kaybetti neredeyse bir asırlık sürede.

Şuna bakın! Otuz yılda elli bin insan ölmüş. Devlet öldürmüş, PKK öldürmüş, sonra birlikte öldürmüşler. Devam ediyorlar.

Yamyamlık bu, özgürlük savaşı filan değil.

Tamam savaşa inanmam ama, savaş bir gerçeklik ve savaş barış için yapılır benim bildiğim. Uzun süren bir savaşta, bir konsensüs vardır savaş üzerine ve bu ahlaksızlık demektir.

Ya da yapılması gerekenler, yapılması gereken hızda yapılmıyordur. Aynı kapıya çıkar.

Bu ölümlerden hepimiz sorumluyuz. Bu kirli savaşı sürdürme azminde olanlar bir yana, ona gerekli kafa karışıklığını ve öfkesini sunan herkes.

Şu an kayıp sayısı 24. Yaralı ise 22… Gelen haberler kötü, kayıp sayısının artacağı söyleniyor.

Bu insanlar ölmeyebilirdi. Benim tek bildiğim bu. Biz daha ahlaklı ve daha kararlı olsaydık onlar ölmeyecekti.

Devlet, intikam almak için bugün ve yarın gerilla öldürecek. Kamuoyunu “tatmin” etmek zorunda. Sonra da PKK öldürecek, yine intikam için.

Hâsılı şu an canlı olanların öleceğini biliyorsunuz.

Maalesef o cümleyi yeniden kurmak zorundayım. Bizim ahlaksızlığımızı, ataletimizi kıracak kadar yeterli kan akmamış olmalı. Daha çok masum kanına ihtiyaç olmalı, masaya oturup şu pis işi bitirmek için.

Çocuklar ölüyor ve biz seyrediyoruz.

Benim bunu tanımlayacak bir sıfatım yok artık.

Taraf, 20.10.2011
markaresayan@hotmail.com