Sevag’ı kim öldürdü

Batman’ın Kozlu ilçesine bağlı Gümüşgörgü Jandarma Karakolu’nda görev yaparken tezkeresine üç hafta kala karnına aldığı kurşunla hayatını kaybeden Sevag Şahin Balıkçı, benim yirmi yıldır tanıdığım komşularımın oğluydu.

Yirmi yıl alt alta, üst üste yaşadık. Babamın dükkânı onların oturduğu evin altındaydı. Sevag küçüklüğünde de çok sevimli, çok saygılı, munis ve iyi huylu bir çocuktu. Haberi internette gördüğümde çok ama çok üzüldüm.

Sevag dün düzenlenen törenle defnedildi. Ölüm her yaşta zorken, bir bebeğin, bir çocuğun, önünde pırıl pırıl bir hayatın olduğu bir gencin ölümü çok daha yıkıcı. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun. Allah kalanlara teselli versin.

Ölümün 24 Nisan’da, yani Ermeni soykırımının 96. yıldönümünde ve ne tesadüftür ki Paskalya Yortusu’nda gerçekleşmesi, kafalarda soru işaretleri oluşturdu. Aile evlatlarının ölümünün bu “tehlikeli” ve “dikenli” konuyla birleştirilmesinden rahatsız. Haklılar da… Yakından tanıdığım anne Ani Balıkçı “Olay kaza mı yoksa değil mi henüz bilmiyoruz. Pazar günü avukatlarımızla birlikte olay yerine gidip oradaki yetkililerle görüşeceğiz. Alacağımız raporla her şey netlik kazanacak. (…) Olayın 24 Nisan ya da soykırımla falan ilgisi yok. Benim kimseden korkum yok, oğlum gitmiş neden korkabilirim ki.”

Ani Hanım haklı. Konu aydınlığa kavuşmadan sadece tarih çakışmasından böyle çıkarımlar yapmak doğru değil. Hem Sevag’a, hem de ailesine, sevenlere, bu ülkeye de haksızlık. Lakin şöyle bir sorun var.

Olay gerçekten aydınlanacak mı? Aile, alacakları raporun içeriğinden emin olabilecek mi? Adaletin yerine gelmesi yönünde, vicdanımızda bir kıymık kalmadan bu acı olay tamamen aydınlanacak mı?

Aslında hepimizi asıl düşündüren bu. Çünkü bu ülkenin adalet ve şeffaflık konusunda, hele konu askeriye olunca hiç de iyi bir karnesi yok. Mesela TSK’da bugüne değin yaşanan 420’yi aşkın intihar vakası var ve ailelerin bir kısmı hâlâ gerçeğin ortaya çıkması için mahkeme kapılarındalar. Nitekim kendisine soru yöneltilen Ermeni Patrikhanesi Ruhani Kurul Başkanı Kıdemli Rahip Tatul Anuşyan da “Asıl önemli olan cemaatin neden tedirgin olduğudur” derken, sanırım bu noktaya da işaret etmek istemiş.

Sevag konusunda yapılan açıklamalarda ciddi kuşkular uyandıran noktalar var. Sevag’ın sözlüsü olayın kaza olduğuna inanmadığını söylüyor. Verdiği bilgiler hem yenilir yutulur türden değil, hem de Jandarma Genel Komutanlığı’nın yaptığı açıklamayla doğrudan çelişiyor. Sevag’ın sözlüsü şöyle diyor: “50 lira çalınmış. Suç da Sevag’ın üzerine kalmış. Bir uzman çavuş karın boşluğuna yumruk atmış, başını da yatağa çarpmış. Karakola bildirdiler. Ancak baskıyla dilekçeyi geri aldırdılar. Ben de ‘Terhise iki ay kalmış, uğraşma’ dedim. O öldürüldü. Askerdeki ülkücülerden baskı görüyordu. Bence 24 Nisan Ermeni Soykırımı’nı Anma Günü’nü konuşuyorlardı; biri de çekti vurdu.”

Jandarma Genel Komutanlığı ise olayla ilgili yaptığı açıklamada Sevag’ın altı arkadaşıyla birlikte mevzi tellerinin onarımı için görevlendirildiğini söylüyor ve şöyle devam ediyor: “Grubun emniyetini sağlamakla görevli iki askerden biri olan ve vefat eden erimizin çok samimi arkadaşı olan bir er tüfeği ile oynadığı sırada Balıkçı’yı karın boşluğundan kazaen vurmuştur. Aile ile varılan mutabakat doğrultusunda, önümüzdeki günlerde, ailenin, olayın vuku bulduğu karakolda misafir edilmesi ve vefat eden erimizin komutanları ve arkadaşları ile baş başa görüştürülmesi planlanmıştır. Vefat eden erimizin, karakolda vuku bulan bir başka olay nedeniyle suçlanması, bu yüzden şikâyet dilekçesi vermesi, gördüğü baskı sonucu dilekçesini geri alması gibi hususlar gerçeği yansıtmamaktadır.”


Yani Jandarma, Sevag’ın doğrudan sözlüsüne verdiği bilgiyi yalanlıyor.
Genç kız olayın acısı ile konuyu 24 Nisan’a kendi sübjektif kanaati ile bağlıyor olsa bile, verdiği net bilgiler var. Aralarında geçen konuşma var. Sevag, uğradığı baskıyı, şiddeti doğrudan sözlüsüne anlatmış. Şikâyet dilekçesi konusunda baskı gördüğünü ve geri çekmeye zorlandığını söylemiş ve akıl istemiş. Sözlüsü “Terhisine az kaldı uğraşma” demiş. Jandarma daha ilk açıklamasında bu olayın bile üzerini örten bir dil kullanıyor. Dayak konusunda anne Ani Balıkçı ise “Olsaydı bize söylerdi. Zaten komutanı tarafından özel koruma altına alınmıştı” diyor. Sevag, (hepimizin askerde yaptığı gibi) muhtemelen ailesini üzmemek için bu bilgiyi sadece en yakını olan ve her sabah mesajlaştığı sözlüsüne açmış olmalı.


Üstelik madem dayak, şiddet ve baskı yoktu, komutanı neden sıradan bir ere özel koruma tahsis etsin? Bu nokta çok şüphe uyandırıcı.

Anne dünkü cenazede ise Türk bayrağına sarılı tabuta kapanırken “Ne olur oğlumun ölümünü 24 Nisan’a bağlamayın” diye feryat etmiş. Pek çok şey barındırabilecek bir feryat bu.

Ortada acılı bir aile ve ciddi iddialar gündeme getiren Sevag’ın sözlüsü var. Belki olay gerçekten bir kaza, belki 24 Nisan tamamen bir tesadüf veya bir nefret cinayeti söz konusu. Eğer böyleyse, Türkiye eski Türkiye değil, gerçek elbette ortaya çıkacaktır. Ben bu konuda bilgisi olan kişilere buradan çağrı yapıyorum. Bana, gazetemize ulaşabilir ve bilgilerini paylaşabilirler. Özellikle de vicdanlı görgü tanıkları, yani Sevag’ın asker arkadaşları.

Rahat uyu Sevag.

Taraf, 28. Nisan. 2011
markaresayan@hotmail.com

Advertisements

Bana bunun hesabını kim verecek

Dün yazdığım gibi, Pazar günü Paskalya Yortusu’ydu. Ermenilerde inananın da, ateistin de gittiği bir yerdir Kilise.

Ermeni Kilisesi içerisinde herkes kendine bir yer, vazife edinebilir, dışlanmaz.

Bu kilise için iyi bir şey midir, bilinmez. Çünkü üzerine aşırı bir yük binmiş olur. Dini, dili, kültürü yaşatmak, devletin işine geldiğinde muhatap, gelmediğinde görünmez olmak vs.

Hatırlıyorum, bundan on küsur yıl önce, cemaat Patrik seçimi sürecine girmişti. İki şanslı aday vardı. Biz “mor” renkle seçime giren ve şu an çok ağır bir rahatsızlıkla mücadele eden Mesrob Sırpazan Mutafyan’ın ekibindeydik. Onun ekibinde olmamızın pek çok sebebi vardı. Bizler, reformcular olarak, Mesrob Sırpazan’ın köhnemiş cemaat sistemini değiştirme yönündeki heyecanından etkilenmiştik. Hrant Dink ve Agos da onu destekliyordu. Mesrob Sırpazan’ın ciddi bir karizması vardı, teknolojik gelişmeleri yakından takip ediyor, gençleri büyülüyor, aldığı iyi eğitim ve yabancı dilleriyle, bizim için adeta geçmişi bugüne bağlıyordu. Bu şu demekti: Ermeni olmaktan taviz vermeden Türkiye’ye ve dünyaya entegre olmak, kendimiz kalarak onurumuzla yenilenmek.

Allah şifasını versin.

Cemaatin çok sorunları vardı. Devlet, azınlıkları eritme politikasına koşut Ermenilerin çağdaş yönetim aygıtlarına kavuşmasını engelliyordu. Hatta 1863’te kabul edilen Ermeni Nizamnamesi’nde elde edilen kazanımların bile gerisinde kalmıştık. 1936 Beyannamesi adlı adaletsizlikle, hergün başka bir vakfın malına el konuyordu. Vakıflar Genel Müdürlüğü, adeta bir haciz memuru gibi, tüm mesaisini azınlık vakıflarının mallarını yağma etmek için harcıyordu.

Bu durumda Lozan’la tanınan hakları kullanmak da gittikçe zorlaşıyordu. Okulların, derneklerin, iki hastanemizin, fakirlerin ve Patrikhane’nin dev bütçe ihtiyacı, vakıfların akarlarından sağlanabilecekken, devlet bu can damarını kesiyor, böylelikle, yavaş yavaş yok olmamız hedefleniyordu.

Bu durumda bütün yük, cemaat vakıflarının yöneticilerine kalıyordu. Maddi kaynak en önemli mesele olduğundan, vakıf başkanları ve yönetim kurulu üyelerinin zenginlerden seçilmesi, kendi kendine bir kural haline gelmişti. Bu adamlar, hangi vakfın yöneticisi iseler, o vakfa bağlı kilise, okul, dernek gibi kurumların yıllık dev bütçe açığını ceplerinden karşılıyorlardı çünkü. Bu mecburiyet hem onları çok yoruyor, hem de sistemi sadece parası olanın sözünün geçtiği bir derebeyliğe dönüştürüyordu haliyle.

Hala da öyle.

Babam da o cemaat yöneticilerinden biriydi. Zamanında epey zengindi. Fakirlikten geldiği için yardımseverliğe aşırı önem verirdi.

Ama devlet bu kaosu da yeterli görmezdi. Bu cemaat başkanlarının da mümkün olduğu kadar zayıf kişilikler olmasına önem verilirdi. Mümkünse, cemaat kasasından aşıran, bu işe sadece böbürlenmek için girmiş, yıllarca o makamı işgal edip soyacak kişiler makbul adaylardı. Babam gibiler değil yani… Babam o kadar gözü kara bir adamdı ki, bazen Türkiye’de bir Ermeni olduğunu unutur, her şeyi yapabileceğini zannederdi. Yapardı da. Babam gibi onurlu pek çok cemaat başkanı da vardı. Cemaat bugün hala ayaktaysa, onlara çok şey borçlu. Babamın sadece yaptığı tek şeyi anlatayım, siz pay biçin.

Yıl, 1970’lerin sonu. Halıcıoğlu Ermeni Mezarlığı işgale uğramış. On sekiz tane gecekondu yapılmış içine. Temellerinde atalarımızın mezar taşları. Dönemin efsane Patriği Şınork Kalustyan babamı çağırıp, “Aram halledersen sen halledersin bu işi” demiş.

Babam o on sekiz gecekonduyu yıktırdı. Bunun hele bir Ermeni için nasıl bir çılgınlık olduğunu o dönemleri bilen bilir. Çift silahla dolaşırdı babam. Ama daha çok arabasında bulundurduğu keseri kullanırdı. O mezarlıkta defalarca saldırıya uğradı. Ağzına silah sokuldu. Ama yılmadı. Keseri kaptığı gibi kavgaya dalardı. Ama gecekonduları yıkmak, mezarlığa şehir suyu bağlatmaktan daha kolaydı. Babam üç sene uğraştı Türkiye Cumhururiyeti Devleti’ne o mezarlığa Terkos suyu bağlatmak için. Defalarca Ankara’ya gitti, hesap edin.

Ermeni Masası, babam gibi adamlardan hoşlanmazdı tabii. Eritmek, yok etmek istediğin bir halkın içinden birkaç kamikaze çıkıyor, cansuyu taşıyor cemaatin damarlarına, olacak şey değil.

Arabasıyla Avrupa’ya giderken bir gün kaçırdılar babamı. Keleşli iki sivil, önünü çevirip, arabaya bindiler. Babamı Edirne istikametinden, geriye çevirip, ıssız yollara soktular. Küfürün, tehdidin bir para. Sonra yine ıssız bir yerde arabayı durdurup babamı epey hırpaladılar, diz çöktürüp kafasına keleşi dayadılar.

Babam sonunun geldiğini düşünmüş. Ama belli ki bu sadece ilk uyarıymış. Sonra gitmişler adamlar. Babam ondan sonra iflah olmadı. Sık sık düzmece ihbar mektupları giderdi polise. Babam sürekli 2. Şube denen yere gider, simsiyah bir suratla eve dönerdi. Biz çok korkardık, babam bir daha geri dönmeyecek diye. Her dönüşünden sonra mide kanaması geçirirdi.

Babam sigara, içki kullanmazdı. Boğa gibi güçlü, sağlıklı bir adamdı. Genç denebilecek bir yaşta, bir sürü hastalık neticesinde 16 yıl önce öldü.

Şimdi, dün Paskalya Yortusu’ydu. Dün sabah ayin saatinde, doktora için girmeye mecbur olduğum ALES sınavındaydım, Maslak Maden Fakültesi’nde.

Paskalya gününe ALES sınavı koymuşlar.

Babamın başına gelenleri anladık da, bana bunun hesabını kim verecek?

Taraf, 25. 04.2011

Ölüm ve Diriliş

Bugün bayram…

Biz Ermeniler, yedi haftalık orucun sonunda gelen Diriliş, ya da yaygın adıyla Paskalya Yortusu’nu bugün kutluyoruz. Aynı Müslüman dostlarımız gibi, uzun bir orucun ardından gelen bir coşkuya kaptırıyoruz kendimizi. Hayatın kendisi bu iki bölümde özetleniyor aslında. Oruç ve Bayram… Zorlukların içinden geçerken, kendini inandığın şeye yaklaştıran, gücünü, inancını, gurbetin biteceğini ve kazananın “iyilik” olacağına dair, zorlu bir süreç, oruç dönemi…

İsa’ya, Ferisiler “Senin öğrencilerin neden oruç tutmuyorlar” diye çıkıştıklarında verdiği o cevap: “Güvey aralarındayken neden oruç tutsunlar? Onlardan ayrıldığımda onlar da oruç tutacaklar…”

Yani, oruç, ayrılığın getirdiği bir sonuç. “Ayrıldık ama, sana kavuşmaya kararlıyım” demenin, bu kararlılığı göstermenin cüretkâr bir yolu… Biz de ayrıldık, biliyor musunuz? Hem de tam bu bayram, yortu günü. 96 yıl önce, 24 nisan günü başladı ayrılığımız. 235 Ermeni vekil, doktor, dinadamı, gazeteci, yazarı evlerinden aldı Jandarma. Her şey mükemmel planlanmıştı. İttihatçıların arkasında kocaman bir savaşın karmaşıklığı, bir de Alman İmparatorluğu vardı. Önce, milletin kılavuzları, sesleri, temsilcileri ortadan kaldırılmalıydı ki, her şey sessizce halledilebilsin. Ne de olsa Ermeniler yüzde doksanı köylü, dağlarda mezralarda yaşayan bir halk. Dilsiz, sahipsiz…

Mayısta çıktı Ermeni halkı Tehcir yoluna. Edirne’den, Bolu’dan, Tekirdağ’dan ve her yerden, kafileler döküldü yollara. Coşkun kaynağından yola çıkıp, kurak yollar boyu gittikçe azalan, azalan ve varla yok arasında cılız bir birikintiye dönüştüler… Irkçılık ve korku o kadar gözlerini bürümüştü ki İttihatçıların, Ermenilerin aslında kendi evlerinin bir üyesi olduğunu tamamen unutmuşlardı. Ermeni demenin aslında Türk Kürt Çerkes, Hıristiyan demenin ise Müslüman, Anadolu demek olduğunu belleklerinden keskin bir bıçak darbesi ile kesip atmışlardı. Ermeni’yi sürerek, yok ederek aslında Türk’ün, Kürt’ün ve Müslüman’ın da bir parçasını yok ettiklerini bilemeyecek kadar çıldırmışlardı. Nitekim “Ermeniler, Süryaniler gitti, bereket de gitti” diyenler kalanlar, Müslümanlar oldu.

Anadolu öyle bir darbe yedi ki, bugün dahi yüzyıl öncesinin ihtişamının, çokkültürlülüğünün, mimari zenginliğinin çok gerisinde. Cumhuriyet döneminde 1915’in zihniyeti ile Ermeni izleri Anadolu’dan kazınmaya devam ederken, tarihimizin nadide bir parçasını da yerlere atıp üzerinde tepiniyorduk aslında. Aynı usul, Alevilere, Kürtlere uygulandı sonra, bu şeytani zihniyetle yüzleşilmediği için. Bugün bir Kürt, Alevi meselemiz varsa, Ermeni meselemiz olduğu içindir. Benim gibilerini kimse pek anlamıyor. Türkiye’de “şüpheli”, dünyada ise “Stockholm Sendromlu” muamelesi görüyoruz. Bazılarının kafasında hayat ve olanlar o kadar net ki, aradalık pek makbul değil. Türklere Ermenileri, Ermenilere de Türkleri anlatmak zorundayız sürekli …

Ben bugün, Türkiye’de, dünyada Ermenilerin Diriliş Yortuları’nı kutlayabilmelerini sağlayanların yine Müslümanlar olduğu biliyorum. 1915’te İttihat ve Terakki planının arkasında tüm bir Anadolu halkı yer almış olsaydı, Ermenilerin tümünün kökü kazınmıştı. Üçüncü Ordu Komutanı Mahmud Kamil Paşa “Bir Ermeni’yi tesahub edecek [koruyacak] bir Müslüman’ın hanesi önünde idam ve hanesi ihrak [yakılmasına]” şeklinde ve üstelik uygulanmış bir karar vardı mesela. Birçok Müslüman buna rağmen hayatını tehlikeye atarak Ermenileri sakladı, korudu, kaçırdı. Bize “Kılıçartığı” denmesinde bu gerçek de yer alır. “Artık” olmak bir lütuftur bazen…

Ama madalyonun bir de öteki yüzü var. 96 yıldır Ermenilerin bu acısının inkâr edilmesinde bu ülkenin kent ve taşra burjuvazisinin, üzerinde kan olan Ermeni, Rum malları üzerinden yükselmesi var çünkü. Ve bir türlü yüzleşilemeyen sahte bir dinî milliyetçilik… Dölünde, lokmasında Ermeni eti, kanı, teri olmayan o kadar az insan vardır ki bu ülkede… Dedim ya, hiçbir şey o kadar net değil. Peki, Ermenilere ne diyebiliriz? Şeytan bellediğimiz diasporaya, Ermenistan’a… Yazıyı dengelemek için onlara da bir şamar atmalı mıyız? 96 yıllık bir inkâr ve aşağılamanın ertesinde, buna hakkımız var mı? İnanmadığım bir şeyi nasıl söyleyebilirim? ASALA cinayetleri için kendi adıma hiç mesuliyetim ve zihnî bir gram birlikteliğim olmadığı halde özür dilemiştim Türklerden. Zalim ve mağdur cinayetleri arasında fark gözetenlerden değilim, bilirsiniz.

Bu ülke kendi meselesini unutmayı seçtiyse, diasporanın parlamentolarda rövanş alma saplantısına girmesi, bana en fazla naif geliyor. Asıl buna gösterilen azgın tepkiyi anlayamıyorum. Ne bekliyorduk ki, Talat Paşa’nın bakkal defterinde bile “bir milyon” yazdığı yası tutulmamış cesedi, “olan olmuş” diye unutmalarını mı Ermenilerin?

Siz yapar mıydınız? Yapabilir miydiniz? Yapsanız doğru olur muydu?

Buna rağmen 20 sene evvel Ermenistan’ın ilk devlet başkanı Levon Ter Petrosyan “Soykırımı rafa kaldıralım, ilişki kuralım” diye el uzattığında Demirel’e ve o el havada kaldığında, ben pek itiraz edeni hatırlayamıyorum. 96 yıl sonra helalleşmek şimdi bize düşüyor.

Ne mi yapabiliriz? Bu akşam Taksim’de, Bursa’da, Bodrum’daki anmalarda buluşabiliriz belki. Yasımızı başlatmak için.

Krisdos Haryav i Mereltos. Tsedzi, Medzi Medz Avedis.

Mesih ölülerden dirildi. Hepimize müjdeler olsun.

Taraf, 24 Nisan 2011

Aslında 1915’i yargılamıştık

Bundan yüz yıla yakın bir süre önce, çoğu İstanbul’da bulunan mahkemelerde 1915 katliamlarından mesul 300 İttihatçı 61 davada yargılandı. Davalar sonuç vermedi ama, ardında dev bir belge külliyatı bıraktı

***

“Aradan 100 yıl geçmesine rağmen bu dosyaların kamuoyundan saklı ve gizli tutulması, içeriklerinin önemi hakkında ipucu vermeye yetecektir…”

“Tehcir ve Taktil” Divan-ı Harb-i Örfi Zabıtları… İttihad ve Terakki’nin Yargılanması 1919-1922… Derleyenler: Vahakn N. Dadrian- Taner Akçam…*

Kitabın, Dadrian ve Akçam tarafından ortak kaleme alınan önsözünde yer alan yukarıdaki cümle, 1915 faciasının üzerine atılan sessizlik ve korku şalının ortak mantığını ifade ediyordu aslında. 1915’teki fecaatin karakutusunun bulunması yönünde atılacak her adım, aynı zihniyetin gadrine uğradı bu ülkede.

Size tanıtmaya gayret edeceğim bu kitap, doğrudan soykırımın bu topraklarda yargılandığı mahkemelerin zabıtlarıdır. 1918’in Kasım’ında İstanbul’da Divan-ı Harb-i Örfi kurularak İttihadçılar, ülkeyi savaşa sokma, başta Ermeniler olmak üzere Hıristiyan vatandaşları katliama tabii tutma ve yolsuzluk suçlamalarıyla yargılanmaya başlandı. Bu yargılamalar 1919-1922 dönemini kapsayacak, tesbit edilebilen toplam 62 adet dava sonucunda 20’ye yakın idam cezası verilecek ve bunlardan üçü infaz edilecekti.

Dünyanın sayılı genosidologlarından Vahakn N. Dadrian sunuş yazısında şöyle bir saptama yapıyor: Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Ermeni toplumunun bazı politik önderleri Avrupalı milletlerinin özgürleşme hareketlerinin devrimci hedef ve taktiklerini, geç kalmış ve dolayısıyla neredeyse umutsuz bir tarzda Ermeni toplumunun özgürleşmesinde uygulamak için harekete geçtiler. Fakat, tek neden değilse bile, Avrupalı benzerlerinin tersine, dışarıdan etkili biçimde desteklenmedikleri için korkunç şekilde başarısız oldular.

Ermeni tarafının genelde gönüllülükle es geçtiği bir noktadır bu husus. Ermeni önderlerin Raison d’eta, yani Hikmet-i hükümet, yani devletlerin, çıkarları doğrultusunda hareket ettiklerine dair “modern” kavramı anlayamamış olmaları, Ermeni milletinin mahvına giden yolda, elverişli bir alan açmıştır İttihatçılara.

Şöyle devam eder Dadrian: Ermenileri kolay yararlanmaya açık zayıflıklarını gayet farkında olan Osmanlı-Türk yöneticileri sınırsız bir öfke ve intikam duygusuyla Ermenileri ezdiler. Öyle görülüyor ki, yavaş yavaş çöken bir imparatorluğun yarattığı kederle birleşen bu birikmiş öfke ve asabiyet, imparatorluğun gayri memnun ve kırılgan Ermeni tebaasına yönelik ölümcül bir öfke patlamasına dönüştü. Ermeni devrimci hareketi ve onu takip eden Ermeni reform hareketi bu açıdan katalizör rol oynadı.

1895 Abdülhamid kıyımlarında geldiği gün gibi aşikâr olan büyük felaketi hızlandıran, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne (İTC) boyun eğdirilerek 1. Dünya Savaşı’ndan altı ay evvel imzalatılan Ermeni Milleti Reformu olur.

Dadrian: Hiç abartamadan söylenebilir ki, politik gelişmenin bu nazik aşaması Ermenilerin ölüm fermanını imzalanması anlamına da geliyordu. Eşit haklar, yarıotonomi ve tam otonomi yolundan tam bağımsızlığa gidilmesi demek olan Balkan modelinin yarattığı Balkan Sendromu’nu yeniden yaşamaya tahammülleri kalmayan İTC liderleri, sistematik olarak problemin radikal şekilde çözülmesi için gerekli ortamı hazırlamaya yöneldiler. Radikal olmak demek, Sultan Hamid’in formülünü uygulamaktı: Ermeni sorununu yok etmek için Ermenileri yok etmek gerekiyordu!

Dünya Savaşı’nı başlaması uygun ortamı sağlayacaktı. İTC’nin idari disiplini, Balkan Savaşları’nda bilenmiş savaşkan ordusu bu işe kalkışabilmenin temel dayanaklarıydı. Dadrian’a göre, bu kibirli cesaretin altında yatan en önemli neden Abdülhamid döneminde yapılan Ermeni katliamlarının cezasız kalmış olmasıydı.

Bu yüzden, Birinci Dünya Savaşı’nın öncesindeki on yıllarda yapılan Ermeni katliamlarını gerçekleştirenlere sağlanan muafiyetlerin birikerek çoğalan etkisini hesaba katmadan, Birinci Dünya Savaşı sırasında yapılan Ermeni Soykırımı’nı tam olarak anlamak mümkün değildir.

Vahakn Dadrian 1919-1922 yargılamaları için şöyle diyor kitapta: Bu yargılamalar, modern Osmanlı-Türk tarihinde ilk kez yüksek düzeydeki devlet görevlisi ve iktidar partisi kadrolarının cezai kovuşturmaya konu olmaları açısından önemliydiler. Aynı şekilde, tarihte ilk kez, merkezi şekilde organize edilmiş katliamların Ermeni kurbanları, faillerin cezalandırılması sürecinde Türk yetkililer tarafından savunulmuş, hakları teslim edilmiştir. Yine tarihte ilk kez, çeşitli rütbe ve görevlerden sivil ve askeri Türk yetkililer, birçok riski göze almışlar ve Ermeni kurbanların lehine gönüllü olarak tanıklık yapmayı kabul etmişlerdir. İstanbul yargılamaları, bugün tıpkı Ergenekon davasında Savcı Zekeriya Öz’ün harcanması sürecinin özelliklerini taşır. Köşemde daha evvel bu benzerliği vurgulamıştım. Dönemin Taraf gazetesine denk gelen Sabah gazetesi gibi [diğer bazıları Alemdar, Hâdisât, İleri, İkdam, Zaman ve Yeni Gazete] liberal-demokrat basın organları mahkeme zabıtlarını günü gününe yayımlarken, karşılarında onları mütareke basını olmakla suçlayan İTC yandaşı bir basın güruhu vardı. Ama yapılan dezenformasyonun ve etkili karalamaların ortadan kaldıramayacağı gerçek, mahkemelere sunulan belgelerin orijinallikleri ve birinci dereceden tanıkların varlığıydı.

(…) bu belgelerin her biri, Adliye ve Dahiliye Nezaretlerine bağlı salahiyetli görevliler tarafından incelenmiş ve gerçeklikleri onaylanmıştır. Bütün belgeler üzerinde “aslına muvafıkıdır” [uygundur] mührü vurulduktan sonra mahkemece dosyalanmıştır. İkinci olarak, pek çok olayda, sanıklara, altlarında kendi imzaları olan belgeler gösterilerek imzaların kendilerine ait olup olmadığı sorulmuştur. Belgelerin gerçekliğinin sanıklar tarafından doğrulanmasını sağlayan bu sağlam prosedür sayesinde, bu mahkemeler sadece hukuki açıdan değil, tarih bilimi açısından da paha biçilmez bir kaynaktır.

Taner Akçam, kitaptaki sunuşunda büyük kitle katliamlarından sonra, büyük ölçüde zafer kazananlar tarafından oluşturulan adalet mahkemelerinin politik karakterini reddetmenin gereksiz olduğunu söylüyor. Bu Nürnberg ve Ruanda soykırımı için de iddia edilmiştir. Ancak, bu politik karakter, tarihin konusu değildir. Bu mahkemelerde elde edilen belge ve tanıklıklar tarihçi için paha biçilmez bir kaynak niteliği taşır. Şöyle devam eder Akçam:

Ayrıca burada özel bir noktanın altını çizmek gerekir. Nürnberg veya benzeri mahkemelerden farklı olarak, eğer, İstanbul Divan-ı Harb-i Örfi yargılamalarının “politik” bir yargılama olduğundan söz edeceksek, bu politik ivmenin önemli ölçüde İttihadçılardan yana dönük olduğunu söyleyebiliriz. (…) Yozgat davasında yargılanırken, dosyası ayrılan ve yargılanmayı bekleyen Feyyaz Ali’nin, başka bir ildeki davasına gidebilmesi için hapishaneden serbest bırakılması ve bu şahsın Ankara’ya giderek orada yeni açılmış olan millet meclisinde millet vekili olarak göreve başlaması bu konuda verilebilecek birçok örnekten bir tanesi sayılmalıdır. Başta İngilizler olmak üzere işgal güçleri de zaten bu mahkemelerin esas olarak İttihadçılara yakın olan ibresi nedeniyle gevşek ve güvenilmez bulmaktaydılar.

Zaten özellikle 1918-1921 arasındaki tutukluluk koşullarının gevşekliğinden bahseder Akçam. Polis müdürlüğünün üst katındaki Bekirağa Koğuşu denen yerde İttihatçı sanıklar birarada bulunuyorlar, [112 kişi] bir İngiliz raporunun bildirdiğine göre bunlar gündüzleri serbestçe dışarı çıkabiliyor, soruşturma memurları koğuşa gelerek sanıklarla hasbıhal ediyorlar, ziyaretçiler aranmıyorlardı. Cumhuriyet döneminde Dışişleri Bakanı olacak Tevfik Rüştü Aras tutukular arasındadır ve hapishane müdürü Ali Bey’e verdiği söz yüzünden geri dönmek zorunda kaldığından yakınmaktadır. Lakin herkes Tevfik Rüştü kadar “erdemli” değildir. Birçok firar olayı yaşanır. Diyarbakır Valisi Dr. Reşid, Halil Paşa, Küçük Talat Bey’ler gibi…

Bugünlere tezat, o dönemde Türk Hükümeti, savaşın hemen ardından Ermenilere yapılan katliamları kınayan net bir tutum sergilemişti. Üstelik bu yetkililer “insanlığa karşı suç” tanımını kullanmışlardı. Sultan Vahdettin: “Kanun-ı însaniyete karşı îka edilen cerâim.” Şura-yı Devlet Reisi Raşid Akif Paşa: Cihan-ı insanîyet… Halide Edip: Masum Ermeni nüfusunu katlettik. Gerçekten Ortaçağ’a ait metodlarla Ermenileri imha etmeye çalıştık… Refi Cevad [Ulunay]: Tehcir ve Taktil meselesi.. karışık bir hadise değildir. Mesele gayet basittir. İttihad ve Terakki çetesi emretti, bütün anasırı mahvetti… Fuad Bey ise Meclis’te soruşturma açılması için soru önergesi verirken “kavâid-i insanîyet” [insanlık kuralları] ilkesine başvurmuştu.

Yargılamaların mümkün olmasının altında yatan bir başka önemli neden ise Ermeni işinden dolayı müttefiklerin Osmanlı’ya büyük bir ceza kesecekleri yönündeki korkuydu. Özellikle ABD ve Britanya konuyu çok gündemde tutuyordu. Yargılamalar sayesinde bu işin bir partinin [İTC] eseri olduğu ve onların da cezalandırıldığı izlenimi verilmek istenmişti. Hatta bu pragmatizm, Amerikan Yüksek Yargıcı Lewis Heck tarafından işin içinden sıyrılma çabası olarak nitelendirilip Türk Hükümeti uyarılıyordu. Türk tarafının resmî tezi buydu. Mustafa Kemal, Ermenilerin kitlesel imhasını “skandal ve alçaklık” olarak tanımlıyor, kendi parasıyla kurduğu gazetede [Minber, 9 Kasım 1919] katliamlar Ermeni milletine karşı kırmak sevdası olarak tanımlanıyordu.

Detaylarını kitapta okuyacağınız meşakkatli ve karmaşık bir süreçten sonra davanın ana iddianamesi hazırlanır. İddianamenin önemi, bugün Ergenekon davasına atfettiğimiz öneme koşut olarak, ilk defa aralarında iki tane savaş dönemi sadrazamı ve oldukça kalabalık sayıda nâzırın Ermeni halkına karşı cinayet işlemek suçlarından yargı önüne çıkartılmasıydı. Türkler, gayrımüslimlere karşı şiddet uygulamış diğer Türkleri yargılamaktaydı. Bugünkü terminolojide “soykırım”a denk gelecek şekilde, bu cinayetler ulusal bir suç olarak kabul ediliyor ve ulusal ceza hukuku ölçülerine göre yargılama yoluna gidiliyordu. İddianamede cinayetleri belgeleyen tam 42 adet orijinal resmî-yarı resmî belgeden alıntılar yer alıyordu.

Önde gelen İttihatçılar ve savaş dönemi kabine üyeleri hakkındaki dava 28 Nisan 1919’da başlar. İddianamede tehcirin imha amacına yönelik yapıldığna dair belgeler vardır.

Abdullah Nuri’nin “tehcirin imha maksadına müstenid [dayandığı]” ve konuya ilişkin “imha emirlerini bizzat” görüştüğü Talat’tan aldığına ilişkin sözleri ile (İddianame, s.5) Doktor Nazım’a ait “bu teşebbüsün Şark Meselesi’ni hall edeceğine” dair sözleri (iddianame, s.8) bu konuda örnek olarak verilebilir.

İşin ilginç tarafı, daha sonra cumhuriyet tarihi boyunca Türk resmî tezinin ana omurgası olacak bir iddia da bu iddianamede reddedilmektedir.

“İcra kılınmakda olan fecâyiin [faciaların] mevziî [sınırı dar] ve münferit [ayrı] vakayiden [olaylardan] olmayub… bir kuvve-yi müttehide-yi merkeziye [merkezi ve suçlu bir kuvvet] tarafından tertib” bir mahiyete sahiptir. (s. 5). İstanbul-Adapazarı-Ankara ana yolundan 72 mil içeride, savaş bölgesinden oldukça uzakta bulunan Bolu şehri örneğini vererek iddianame, sürgünlerin savaş zorunluluğu ile alakası olmadığını üzerine basarak belirtir.

Yine iddianameye göre katliamların ayrıntılarını iki farklı grup denetleyip, örgütlemiştir. Birinci grup katliamları gerçekleştiren Teşkilat-ı Mahsusa birimlerinden sorumlu olan Halil Kut, Miralay Cevad, Güvenlik Şefi Aziz, fedai infazcısı Atıf (Kamçıl), topça binbaşı Rıza ve Bahaeddin Şakir ile Doktor Nazım isim isim sayılır. (İddianame s. 5). Öteki grup ise eyaletlerde İTC namına özel görevler ifa etmek için askerlikten istifa etmiş İTC’li eski subaylardan mürekkep bir çevreydi.

Sıfatları ister katib-i mesul, murahhas ya da müfettiş olsun, bu kişiler valilerin kararlarını veto etme yetkisi dahil, olağanüstü yetkilerle donatılmıştı. Bu eyalet komiserleri, birimlerin operasyonlarını yürüten otoriteydi. İddianame bu kişileri genelde İttihad ve Terakki Fırkası’nın imha eylemini örgütlemek için taşraya dağıttığı memurlar olarak tanımlar.

Fail, yani tetikçi güçleri ise üç gruptan mürekkeptir. İlki jandarma, ya da vilayet kolluk gücüdür. İkinci grup Teşkilat-ı Mahsusa namı altında türeyen çetelerdir. Üçüncü grup ise İTC’nin bu iş için hususi olarak hapisten çıkarılan ve bölgelere gönderilen mahkûmlardır.

Bu arada önemli bir başka husus da iddianamenin yedinci sayfasında kendine yer bulur. Müslüman halkın yüzyıllardır yan yana yaşadıkları Ermeni komşularına sahip çıkma eğilimi tehcirin başarısızlığa uğraması yönünde ciddi bir tehlikedir. Üçüncü Ordu Komutanı Mahmud Kamil Paşa’nın “Bir Ermeniyi tesahub edecek [koruyacak] bir Müslümanın hanesi önünde idam ve hanesi ihrak [yakılmasına]” ilişkin çıkardığı emir bu konuda örnek olarak verilmektedir. Eğer söz konusu kişiler devlet görevlisi ise derhal işine son verilecek, asker ise de ordu ile ilişkisi kesilecek ve Divan-ı Harp’te yargılanacaktır.

Yukarıda değinildiği üzere yargılama safahatı çok sıkıntılı geçer. Öncellikle İttihatçıların savaşı kaybetmelerine rağmen ülkede hâlâ çok yüksek bir nüfuzu vardır. Yargılamalar bu nedenle büyük bir baskı altında yapılmaya çalışılmış, çoğu sanık firar etmiş, Boğazlıyan Kaymakamı Mehmed Kemal, Erzincan davasında mahkûm olan Jandarma yazıcı Hafız Abdullah Avni ve Bayburt Kaymakamı Berhramzade Nusret’in idam edilmesini ciddi bir karşı kampanyaya dönüşmüş ve özellikle Sultan ve Sadrazam’ın gözü korkutulmuştur. Vahdettin idam kararı için ülkede olaylar çıkabileceği korkusuyla şeyhülislamdan fetva ister. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin verdiği fetva ile infaz, 10 Nisan 1919’da İstanbul Beyazıt Meydanı’nda gerçekleştirilir. İdamdan sonra TBMM 14 Ekim 1922’de idam edilen İttihatçıları ‘şehid-i milli’ ilan eder. Bunun üzerine Mehmet Kemal’in babası Arif Bey Atatürk’ü makamında ziyaret eder. Bu görüşmenin bir sonucu olarak TBMM’de kanun çıkarılır ve Beşiktaş’ta dört daireli bir apartman, Beyoğlu’nda bir ev ve tüm çocuklara maaş bağlanır. Tabii mallar Ermenilerindir.

Bunun yanı sıra, Ankara Hükümeti’nin İstanbul’a nazaran gittikçe ağır basan etkisi söz konusudur. Kuva-i Milliye Hareketi ve Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerinin kurucu ve önde gelenlerinin yargılamalardan kaçan İttihatçılardan olması ve batının 1915 işinin üzerini kapatma eğilimine girmesi davaların sonunu hazırlayacak ana etkenlerden olacaktır.

 

Divan-ı Harb-i Örfi’lerin sonu

1919-1922 mahkemelerini bugünkü Ergenekon ve Balyoz mahkemelerine benzetmem boşa değil. Bazı sanıkların tutukluluk sürelerinin iki yılı aşmış olmasına rağmen duruşmaların başlamamış olması büyük bir propagandaya dönüştürülür. Ardı ardına beraat kararları alınmaya başlanır. Hem Ankara’da oluşan yeni hükümet, hem de İstanbul hükümeti için mahkemeler artık yük olmaya başlamıştır. Mahkemelerin hem etkilerinin, hem de sayılarının azaltılması için iki başkentte de girişimler hızlanır. 11 Temmuz 1922’de ise bu mahkemeler tamamen lağvedilir. 31 Mart 1923’te ise Meclis 1915 sanıklarını da kapsayan genel bir af çıkartarak defteri kapatır. Ankara hükümeti Malta’da sürgünde bulunan İttihattçılar için de gerek doğrudan, gerekse İstanbul hükümeti aracılığıyla İngiliz makamlarına başvurmuş ve sanıkları yargılamak üzere iade talebinde bulunmuştur. Yine Taner Akçam’ın sunuşunda okuduğumuza göre bu sürgünler Türkiye’ye geldiklerinden yargılama yapılması bir yana, önemli devlet görevlerine atanmışlardır.

Böylelikle bir dönemin yargılanmasına yönelik bu girişim başarısızlıkla sonuçlanır ve yüz yıl sürecek inkâr dönemine de girilmiş olur.

*İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. 1. Baskı, İstanbul, Aralık 2008.

Taraf Politika 22 NİSAN 2011 CUMA

Share/Save/Bookmark

Biz ki…

Yayın müdürümüz Ahmet Altan iki gün önce bir yazı yazdı. “Sen ki” başlığını taşıyan tarihî bir yazıydı bu. Üstelik bu enfes yazıyı baskıya yetiştirmek için çok kısa bir zamanda yazdığına bizzat şahidim.

“Sen ki” müthiş bir yazıydı…

Bu ülkenin kadim tarihi, insan zenginliği ve kendine güvenin kendini doğru tanımaktan geçtiği bundan daha edebî ve zekice belirtilemezdi. Ahmet Altan’ın insanı bir köşe yazısının sınırları içinde binlerce yıllık bir zaman yolculuğuna çıkaran bilgisi, tasvirlerindeki mahirlik ve sözlerindeki samimiyet tartışılmaz biçimde onu çok özel kılıyor. Gazetecilik ve yazarlıktan da önce, insan olmayı Hrant Dink ve Ahmet Altan’dan öğrenme şansına sahip olduğum için çok şanslı hissettiğimi bir kez daha söylememe müsaade edin.

Ahmet Altan, aslında “bizim gibileri” üzen Başbakan’ın AKPM’deki konuşmasına cevap veriyor gibiydi sanki. Bu benim düşüncem tabii. Erdoğan, AKPM kısaltmasının son harfini fark etmemiş de, sanki AKP grup toplantısında konuşur gibi seçmenine yönelik popülist bir konuşma yaptı. Ben Başbakan’ı sahici, dürüst bulan, onun bu ülke için bir şans olduğunu düşünenlerdenim. Ancak gerçekten o konuşmayı dinlerken çok sıkıldım, terledim, utandım. Davos’ta ne kadar coştuysam, burada o kadar yerin dibine girdim. Neden böyle yapıyor diye sordum kendime. Ne gerek var? Tamam, bu ülkede karşılığı olan bir kompleks damarında kendine bir karşılık bulur bu. Ama bu kibir, barındırdığı kompleks ile aslında bizi ne kadar da zayıf ve kırılgan gösteriyor, farkında mıyız? Avrupalılara nasıl göründüğümüzle ilgili bir endişeden değil bu sıkıntım. Yoksa Erdoğan’ın eleştirdiğim duygusuyla ortaklaşmış olurum. Bu, bizle, kendimizle ilgili bir şey. Kendinle verdiğin kavgaya bir nihayet verip, varlığından memnun olmak. Kendini tüm insanlarla eşit hissetmenin huzuruna erişmek…

Çünkü sen ki…

“Bu geçmişin çocuğusun. Ruhunda, bütün cihanın ruhunu taşıyorsun. Sesinde, bu seyyarenin sesi var. Homeros seni anlattı, Yunus seni söyledi. Şöyle bir başını kaldırıp baktığında binlerce yılı görüyorsun. Kökleri binlerce yıla uzanmış, her bir dalında başka bir dinin, başka bir mezhebin, başka bir kavmin çiçeklerinin açtığı büyük bir ağaç gibisin. Kimse sana yabancı değil. Sen kimseye yabancı değilsin. Kiliselerin çan sesleri de yankılandı bu topraklarda, müminleri her biri başka makamda Allah’ın huzuruna çağıran ezanlar da…

Kılıç şakırtılarını, top seslerini, en güzel şarkıları, en içten ayinleri bu topraklarda duydun. Nasrettin’le güldün, Şeyh Bedrettin’le ağladın. Zındık şeyhülislamlar, gizlice ibadet eden günahkârlar gördün. Yaratılanı Yaratan’dan ötürü seven bir geçmişten geldin. Sen, bu tarihin çocuğusun. Meydan okumak yakışmaz sana. Sen, meydan okunacak olansın. Övünmek yakışmaz sana. Sen, övülecek olansın. Sen, ‘toprak vatanım, nev-i beşer milletim’ diyen şairin çocuğusun. Dünya senin vatanın, insanlar senin milletin. Dininle, dilinle, inancınla, tevekkülünle, bu dünyanın kulu ve efendisisin, ne başkasını kendinden, ne kendini başkasından ayırırsın. Sen ki bu geçmişin çocuğusun…

Hüzün kadar vakar yaraşır sana, tevekkül kadar tevazu yaraşır. Sen ki bu geçmişin çocuğusun, ne başını eğersin, ne başları eğdirirsin. Dünya vatanın senin, insanlar kardeşin. Çünkü sen bu geçmişin çocuğusun.“ (Ahmet Altan, Sen ki.)

Neden böyle hissetmiyoruz hâlâ? Neden içine saklandığımız kabukları bu kadar çok seviyoruz biz? Bize ait olan şeylere yabancılaşmış, sonra da onları tehdit bellemişiz. Ermeni, Rum, Hıristiyan, kilise, Kürt, Kürtçe, cemevi hâlâ yabancı ve tehdit bize. Osmanlı’nın yarı nüfusu Hıristiyan ve Musevi’ydi. Hıristiyanlık ve Musevilik Doğu’nun mirasıdır. Hıristiyanlığın ilk yedi kilisesi Anadolu’dadır. Bu toprakların öz değeridir. Osmanlı padişahları kendilerini Roma ve Bizans’ın doğal bir devamı olarak görüyorlardı. Topraklarının büyük bölümü Avrupa’daydı. Musevileri İspanya engizisyonundan kurtaracak bir özgüvene sahipti Osmanlı.

Ama Erdoğan, o kadar tepki almış olmasına rağmen, hâlâ 40 bin Ermenistanlı gariban göçmene nasıl göz yumduklarını anlatabiliyor. Ahtamar’ın adını anmaktan imtina ederek, Van’daki kiliseyi “kendi cebimizden” onardık diyebiliyor. Siz kimsiniz, biz kimiz, o kilise nerenin zenginliği? Ermeni’yi hâlâ yabancı görmenin lapsusları. Azeri kardeşlerini, Ermenilere değişmeyeceğini söyleyebiliyor sonra. İlla ki değişmeniz mi gerekiyor? Ve kaderin cilvesine bakın ki, bunu Türkiye’ye “Fransız kalmakla” suçladığı ve 1915 felaketinden Müslüman komşuları sayesinde kurtulan Ermeni asıllı bir milletvekilinin sorusu üzerine yapıyor.

Bu ülkenin en büyük derdi, kemalistine de, solcusuna da, dindarına da, kentlisine de adeta yapışmış, sinmiş tepkisel milliyetçilik. Tamam, koca bir imparatorluk çöktü ve çok acı çektik. Batı bizi çok incitti, çok aşağıladı, ona özendik, onun gibi olmaya çalıştık. Çünkü bileğimizi büktü.

Ama artık yeter değil mi? Ne zaman bu aşağılık duygularından kurtulup kendi zenginliğimizi görmeye başlayacağız? Ne zaman bu ülkenin artık elimizden alınmayacağını, bu toprakların “bizim” olduğunu, bu ülkeye artık “yerleşebileceğimizi” sindireceğiz? Ne zaman hayaletlerle gölge boksu yapmaktan vazgeçip, gerçek dünyaya uyum göstereceğiz?

Biz ki…

Taraf, 17.04.2011

Adaylar ve madalyonun diğer yüzü

Partilerin milletvekili aday listeleri açıklandı. Pandora’nın Kutusu açıldı. BDP sükse yapmış durumda. CHP Ergenekon adaylarına rağmen, Baykal ekibini tasfiye ederek heyecan yaratmayı başardı. AK Parti ise genellikle hayal kırıklığı ile karşılanan renksiz bir liste ile meydana çıktı.

Ama durup tabloya biraz daha soğukkanlı bakmakta da fayda var.

Öncellikle parti içi demokrasinin olmadığı, lider kültü ve diktasının hala hüküm sürdüğünü bir siyaset zemininde olup bitiyor her şey, bunu unutmayalım. Böyle olmasının türlü nedenleri var. Siyasetin vesayet tarafından sürekli aşağılandığı, darbelerle parlamenter rejime ara verildiği, iktidar olma ile hükümet etmenin hiç çakışmadığı, Demirel gibi, çoğu siyasetçinin bırakın iktidar olmayı, hükümet edebilmek için bile vesayetle içli dışlı olduğu ve yeri geldiğinde -28 Şubat darbesinde olduğu gibi- bizzat suç ortaklığına girdiği bir “siyaset” tarihinden geliyoruz.

Tabii buna ataerkil, totaliter ve aşırı militarize olmuş genetik özelliklerimizi de eklemeniz gerekir.

Son yıllarda bu sorunlu alanlarda birkaç değişim kıpırtısı görmek mümkün oldu. En azından vesayetin geriletilmesiyle, iktidar olmak ile hükümet etmek arasında ciddi bir yakınlaşma yaşandı. Diğer yanda AK Parti’nin tercihlerinde, Erdoğan’ın son sözü söyleme tasarrufu mahfuz olmakla birlikte, aday belirleme konusunda yedi aşamalı bir süzgeç sistemi devredeydi. CHP ise 29 şehirde ön seçim yaptı. BDP kendine yönelik eleştirileri dikkate aldığını gösteren ve takdir toplayan geniş yelpazeli bir aday tercihinde bulundu.

Üç partinin ardında kalan ise, hala eski Türkiye’de yaşayan MHP oldu. Zaten bir sürpriz yapması da beklenmiyordu.

CHP için Ergenekon sanıklarını aday göstermesi, AK Parti için de Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgesini gözden çıkarmış olduğu izlenimi veren zayıf profilli adaylar, gayrımüslim hiçbir adayın listelerde yer almaması eleştirilebilir. Eleştirilmeli de.

Ama bu madalyonun bir yüzünü tarif etmek olur.

Öncellikle, AK Parti artık partileşiyor. Devlete yerleşiyor. Buna müesses nizama dahil olmak da diyebilirsiniz, bir siyasi gelenek yaratma çabası da. Erdoğan, partisinin başından ama Cumhurbaşkanı, ama devlet başkanı, ama sıfatsız olarak ayrılmadan evvel, bir koalisyon partisi olmanın zayıflıklarını bertaraf etmek istemiş gibi. Aynı çizgide, onun arkasında kale gibi duracak, döğüşçü bir kadro hazırlamış. Aynı zamanda partiyi epey gençleştirerek, gelecekle ilgili “ithal” değil kendi yıldızlarını yaratmaya yönelik önemli bir yatırım yapmış.

Erdoğan’ın listesinden ben şu mesajı okudum: Dışarıdan telkinlerle, desteklerle bu işi yapacak dönemlerimiz geride kaldı. Artık iktidarım ve güçlüyüm, bu işe kendi siyasi örgüt ve tabanımla yola devam edebilirim.

Tabii bu yeni parti yapısı ile neyi nasıl yapacağı asıl sınav olacak. Erdoğan partisinin bu ülkede Britanya’daki Muhafazakâr veya İşçi partisi gibi kalıcı bir geleneğe dönüşmesini mi amaçlıyor, yoksa vadesi kendi şahsi ikbali ile sınırlı, başkan veya cumhurbaşkanı olması yolunda dövüşecek, sonra da kenara atılacak bir kadro mu kurmuş? Bunu çok yakında anlarız.

CHP de de ciddi bir “değişim” yaşandı. Daha evvel yazdım. Hala aynı fikirdeyim. Deniz Baykal Ergenekon devleti tarafından hal edildi. Bu, Ergenekon’un, yani İttihat ve Terrakici elitin devletten kovularak ilk defa gerçekten muhalefete düşmesi ve darbelerden umudu kesmesi sonucu oldu. Devlet formatı değiştiği için, Ergenekon da (Bu bir örgüt değil, aynı zamanda eski devletin ta kendisidir) CHP’yi yeniden yapılandırmanın kaset komplosuyla yolunu açtı. Kılıçdaroğlu, oy alarak CHP’yi iktidara taşıma hedefinde o an için en münasip isimdi. Ergenekon sanıklarının aday gösterilmesi ise Kılıçdaroğlu’nu da aşan bir “tepe” operasyonu. Bu işler böyle. Sizi partinin başına koyan iradeye karşı çıkamazsınız.

Nitekim Baykal ekibi aday seçimleri ile tamamen tasfiye edildi. Tıpkı AK Parti’nin aday seçimi gibi, CHP’de bu olanları da eleştirebilirsiniz. Ama Türkiye’de başka türlü bir değişim mümkün değil. CHP vesayetten ümidi kesip siyaset yapmaya başladıkça, ister istemez, kırılacak, çatlayacak ve dönüşecek. Bu ise dünkü halinden her halükarda daha olumlu bir durum demektir.

Hasılı, ortaya çıkan resmin soğuk bir analizini yaptım. Duygularım tabii ki başka şeyler söylüyor. Ama siyasetin kafamızdaki ütopyalarla örtüştüğü çok nadir anlar vardır tarihte, ki onlara da devrim denir.

 

Milletvekilliği konusu

AK Parti’den milletvekili olacağımla ilgili basında çokça haber çıktı. Dün de dostum Rasim Ozan Kütahyalı ismimin son ana kadar kulislerde çokça geçtiğinden bahsetti. Öncellikle, siyaset yapmaya kararlı olsaydım, açıkça adaylık başvurusunda bulunurdum. Bunda gocunacak birşey yok. Aday olmadığım gibi, bu konuda hiçbir görüşmem de olmadı. Ancak eğer teklif alsaydım, teklifin ciddiyet ve samimiyetini sınadıktan sonra illaki bir karar verecektim. Ama AK Parti Ermeni aday çıkarmaya cesaret edemedi. Bu da çok normal. Erdoğan, kendi tabanını ilgilendiren başörtülü aday çıkarma konusunda bile bu kadar pragmatik davranırken, Ermeni bir aday bu ülkeye çok lüks kaçardı doğrusu. Olay bundan ibaret.

Taraf, 14. 04. 2011

Bu hikâye yarım kalmasın

“Adamlar yine yüzde elliyle gelecekler ya…”

“Vallahi billahi gelecekler…”

“Feci bir şey bu.”

“Her tarafı ele geçirdiler. Bütün kadroları kendi adamları ile doldurdular.”

“En az 10 sene gerekir bu yapılanların düzelmesi için.”

“Ergenekon davası dediler, bütün muhalifleri içeri tıktılar. Gazeteci bırakmadılar.”

“Zaten daha da kimse bir şey yazıp çizemez bu ortamda.”

“Ama bu halk gider yine bunlara oy verir.”

“Verir tabii. Halkın umurunda bile değil olanlar. Çoğu gazete okumuyor. Olan bitenin farkında bile değiller.”

“Bakalım yeni anayasa nasıl olacak?”

“Onu da kendilerine benzetirler.”

***

Bu diyaloglar tamamen gerçek. Havalimanından dün eve servisle dönerken oturduğum sıranın hemen arkasında iki genç böyle konuşuyorlardı aralarında.

Oldukça hüzünlendim. İçim sıkıldı.

Bu ülkenin pırıl pırıl iki genci, üniversite öğrencisi veya mezunu olmalılar. Sözlerine ister katılın ister katılmayın, çok endişeli oldukları kesin. Görüşleri objektif değil. Halkı olayları takip etmemekle suçlarken, kendileri belli ki Sözcü okuyarak klişe ediniyorlar.

Ama olsun. Bu çok önemli bir veri değil mi halkın geri kalanının duygularını anlamak için? Onlar da bu ülkenin vatandaşları ve kendilerini yöneten hükümet hakkında paranoyaya varacak bir altüst oluşla yaşıyorlar.

Demek ki acilen bir şeyler yapmak gerekli. Bu algıyı oluşturan haklı ve haksız nedenler neler? Bunları önlemek için neler yapmak lazım geldiğini düşünüp, reçeteyi uygulamak lazım.

***

Ankara’ya gitmiştim.. Hukukçu ve yazar Orhan Kemal Cengiz’in kurucusu ve başkanı olduğu İnsan Hakları Gündemi adlı STK’da düzenlenen, gençlere yönelik kursta bir ders verdim. Türkiye’de demokrasi, insan hakları, azınlık sorunları gibi konularda uzun ve çok verimli bir paylaşım oldu.

Gençlerin çoğunda aynı şeyi gördüm. Yapılanları önemsiyorlar, ama sapmalar olduğunu düşünüyorlar. Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmış olması ciddi bir güvensizlik yaratmış durumda.

Başbakan Erdoğan’ın Başkanlık Sistemi imaları herkesi endişelendiriyor. Yeni bir anayasanın Başkanlık tartışmalarına kurban gideceğini düşünüyorlar. Bu çocuklar serviste kulak misafiri olduğum gençlerden farklı. Politikler ve kafaları çok açık. Doğrunun da yanlışın da hakkını verecek kadar analitik düşünüyor ve objektif bakıyorlar Türkiye’ye.

İster tamamen AK Parti karşıtı, ister AK Parti’yi yerinde destekleyen, yerinde eleştiren kesimler olsun, Erdoğan’ın olası Başkanlık ısrarının ülke için felaket olacağını düşünüyor insanlar. Parlamenter sistemi yeni özgürleştirmeye başlamışken, henüz Kürt, Ermeni, Alevi sorunları çözülmeyi beklerken, gereksiz bir Başkanlık kutuplaşmasına ihtiyacı var mı Türkiye’nin.

***

Erdoğan’ı başarılı buluyorum. Dün anlattım. Ben sembollere, önyargılara değil, yapılan işe bakarım. Küstüğüm ülkeyi ülkem olarak benimseme yolunda, çok ciddi pansumanlar yaptı Erdoğan ve kurmayları.

Ama durdular. Onlar durdukça endişeler arttı. AB üyeliği bizim en büyük sigortamızdı, tavsadı. Yapılanların geri alınamayacağı bir noktada değiliz henüz. Değişimin tek taşıyıcısı AK Parti… Bir de başka partiyi deneyelim noktasında da değiliz. Çünkü çok riskli bir kavşaktan keskin bir dönüş yapıyoruz, yaşananlar görüş ayrılığı değil sadece, bir iktidar-sınıf savaşı.

AK Parti’nin temsil ettiği halk, İttihatçı-imtiyazlı laikçi zümre ve bunların ardında hizalanmış endişeliler…

Demem o ki, AK Parti sadece kendi ve kendi tabanından sorumlu değil. Ülkenin vesayetten tamamen kurtulması, Ergenekon’un kafasının ezilmesi, İttihatçıların geri dönemeyecek kadar yenilgiye uğratılması lazım. Başbakan işinin bittiğini düşünmesin. CHP ve MHP’nin dönüşmesini sağlayacak sosyolojik veriler henüz ufukta görünmüyor. Kutuplaşma arttıkça da bu olmayacak. Siyasetin yerini korku tahkim etmeye devam edecek çünkü.

Hâsılı, değişim bayrağını devretmek veya yere düşürmek için henüz erken. Yukarıda konuşmalarını aktardığım çocuklar için de “Bana ne, benim seçmenim değil ki” deyip görmezden gelemezsiniz.

Bu noktada, radikal demokrasi hamlelerine dönüş yapan AK Parti’ye şiddetle ihtiyacımız var. Aklı başındaki herkesin, önümüzdeki seçimlerden sonra, ilk iktidar dönemindeki dinamik bir AK Parti’yi umdukları bir noktada, Başkanlık Sistemi’nin peşine takılmanın bir mantığı yok. Bu Erdoğan için de üzücü bir final olur. Tarihe geçmek üzereyken, ülkeyi yarı yolda bırakan ibretlik bir lider olarak anılır. Kimse de yaptığı iyi işleri hatırlamaz.

Reçete belli; Kemalizm’le tüm bağların ve İttihatçı zihniyetle özellikle milliyetçilik konusunda paylaşılan ortak genlerin tasfiyesini yapmak. AK Parti nasıl Milli Görüş defterini kapattıysa, milliyetçilik defterini de kapatmalı. Ergenekon, bu ülkenin kaderini değiştirecek en önemli dava. Tavsayan, yanlış giden, düşünce ve ifade özgürlüğünün tehlikeye atıldığını düşündüren yanlışlardan dönülmeli. Bu dava çok önemsenmeli ve adil yürütülmeli, iyi yönetilmeli.

Yeni anayasa tek önceliğimiz olmalı. Toplumun ekseriyetinin içine sinecek bir metin için olağanüstü çaba sarf edilmeli. Kürt meselesi mutlaka dinamik bir şekilde gündeme geri dönmeli. BDP-PKK çizgisinin temsil ettiği kesimlerin şikâyetleri, korkuları önemsenmeli. Güven tahkim edilmeli. KCK faciası sona ermeli.

Henüz yolun başındayız. Bu hikâye yarım kalmamalı.

Taraf, 11.04.2011