Post-modern bir Vaka-i Hayriye

Türkiye bir miladı daha yaşadı.

Bir adet Genelkurmay Başkanı ile üç adet Kuvvet Komutanı emeklilik yoluyla görevi bıraktı.

Kıyamet kopmadı, televizyonlar Bodrum sahilleri temalı yayınlarına devam ettiler.

Jandarma Genel Komutanı Necdet Özel, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirildi ve vekil Genelkurmay Başkanı yapıldı, hızla.

Devlette devamlılık esastır, Sayın Gül ve Sayın Erdoğan’ın bu hızlı cerrahi müdahalesine on puan.

Özel, muhtemelen bugün (pazar) Genelkurmay Başkanı olacak. Yarın (pazartesi) ise YAŞ, planlandığı gibi, zamanında yapılacak.

Dört memur emekliliğini istemiştir. Bu kadar basit. Bazıları vatani görevini askere giderek, bazıları da istifa ederek yerine getirir, teşekkür ederiz kendilerine, büyük bir hizmet olmuştur demokrasimize.

Evet, daha karpuz kesecektik, yetmez ama güle güle…

Eski Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner, yayınladığı veda mesajında “Tutuklamaların evrensel hukuk kurallarına uygun olduğu söylenemez” yorumunda bulunuyor.

Bence yerden göğe haklı!

Tabii yaşadığınız evreni nasıl tanımladığınızla ilgili bu haklılık. Hangi evrende yaşadığınızla…

Adaletten bağışık, kafasına göre hareket etme, başbakan, bakan asma, darbe yapma ve hesap vermeme ayrıcalığına sahip bir evren kurup, bizim paramız ve canımızla orada sanal bir hayata gömülmüşseniz, tabii haklısınız, sizin evreninize uymaz bu uygulamalar.

Ama, bu ülkede biz bu simülasyonun sonuna geldik. Dünyanın içinde bulunduğu gerçek evrende yaşamaya karar verdik. Sizi de yanımıza almak zorundayız, kusura bakmayın.

Eğer evrenlerimiz bir olsaydı, zaten bunlar yaşanmayacaktı. İki gün sonra zaten emekli olacak kuvvet komutanlarımız, bu resti, ne bileyim, mesela Dağlıca’da, Aktütün’de, Gediktepe’de, Reşadiye’de, İskenderun’da, Silvan’da çocuklarımız hiç yere ölünce çekselerdi bir manası olabilirdi. “Vazifemizi yapamadık, çocuklarımızı koruyamadık, bu görevde kalmaya layık değiliz” deyip istifa etmeleri gerekirdi, evrenimiz aynı olsaydı tabii. Onun yerine, bu gerçekleri ortaya çıkaran Taraf’ı linç etmeye kalktılar.

Bir soruşturma bile açmadılar. Adaleti karanlığa attılar. Silvan’a da aynı şeyi yapmaya kalkıp, lakin hükümete boyun eğmek zorunda kalınca, bir de gururlarına yediremediler.

***

Sayın Koşaner “Soruşturma ve tutuklamaların amacı TSK hakkında bir suç örgütü izlenimi yaratmaktır” diyor.

Ben mi dehşete düşüyorum, yoksa bu ülkenin hükümetini, savcı ve hâkimlerini hedef alan büyük bir iftira değil mi bu?

Yargı kararlarını beğenmediği, hükümete YAŞ tercihlerini dayatamadığı için, bir Genelkurmay Başkanı ve üç Kuvvet Komutanı’nın aynı anda böyle bir muhtıra denemesiyle istifa etmesi, yargılanmayı gerektiren büyük bir suç değil mi?

Bu restten umulan nedir? Rejimi akamete uğratmak ve bunalım çıkarmak… Başka bir açıklaması var mı bunun?

Dün (istifaların akşamı) twitter’a “AK Parti’ye 12 haziranda verdiğim oyun yüzde ellisini helal ediyorum, gerisini de yeni anayasa yapılınca edeceğim” diye bir tweet attım.


Çankaya’daki bir saatlik kabulün kısa meali…

Sayın Gül ve Erdoğan’ın duruşunu alkışlıyorum. Cuma sabahı Gül ve Erdoğan’ın Koşaner’i kabul ettiği toplantıda şu konuşmalar geçiyor olmalı diye bir tahmin yaptım. Yalanlama gelirse seve seve düzeltirim.

Koşaner: Sayın Cumhurbaşkanım, Sayın Başbakanım. Biliyorsunuz ki, 173 muvazzaf, 250 subayımız Ergenekon ve Balyoz davalarından tutukludur.

Erdoğan: Doğrudur Sayın Koşaner.

Koşaner: Bu da yetmezmiş gibi, İnternet Andıcı iddianamesi kabul edilmiştir. Ege Ordu Komutanımız ve Genelkurmay Adlî Müşavirimizin de aralarında olduğu yedi paşamız için de yakalama emri çıkartılmıştır, sinirlerimiz bozulmuştur.

Gül: Bu da doğrudur Sayın Koşaner. Biliyorsunuz bu yargının tasarrufudur. Sinirlerinizi bozmayınız.

Koşaner: Ama bu durum kabul edilemez. Deliller yeterli değil!

Erdoğan: Sayın Koşaner, andıç konusunda, süreçte yer alan Yüzbaşı Murat Uslukılıç’ın itiraflarını okudunuz mu?

Koşaner: Neyse, o değil de, biz asıl konuya dönelim. Biliyorsunuz, YAŞ’ta tutuklu 17 paşamızın terfisi gelmiştir. Durum çok sıkıntılıdır.

Erdoğan: Sıkılmayınız, emekli ederiz hepsini Sayın Koşaner.

Gül: Kanunlar önünde herkes eşittir, evet zor bir durum ama, TSK Personel Kanunu’nda da bu durum açıkça belirtilmiştir.

Erdoğan: Evet bu durumdaki asker kişiler terfi edemezler.

Koşaner: Ama efendim tahammülün bir sınırı var, teamüller var!

Erdoğan: Teamül yok, kanun var Sayın Koşaner!

Koşaner: O zaman biz topluca istifa ederiz, galiba.

Erdoğan: Siz bilirsiniz.

Koşaner: Ben kalkayım o zaman. Saat 18:27 gibi istifamızı, pardon emekliliğimizi açıklamış oluruz. Malum özlük haklarımızı kaybetmeyelim rest çekelim derken. Orada sıkıntı olur mu sizin açınızdan, yoksa bir daha düşünelim arkadaşlarla?

Gül: Özlük haklarınıza saygımız sonsuz Sayın Koşaner, değil mi Sayın Başbakan.

Erdoğan: Uygundur, emekli olabilirsiniz.

SON.

Post-modern Vaka-i Hayriye, memlekete hayırlar getirsin.

31.07.2011, Taraf

Advertisements

Dink davası ve AK Parti’nin sorumluluğu

Hrant Dink cinayeti davasında bir kavşağa gelinmiş durumda.

Ogün Samast’ın Çocuk Mahkemesi’nde 22 yıl 10 ay ceza almasından sonra, zaten davanın ilk gününden beri önümüzde olan o kavşak, bir tercih için kendini iyice dayatıyor bize.


İlk günden beri inatla söylüyorum; Hrant Dink cinayeti Türkiye’nin derin devletini en tepeden gören özel bir cinayettir.

Hrant Dink’in Türkiyeli olmakla barışık Ermeni kimliği, onu özel bir kişi yapmakla birlikte, özel ve benzersiz bir hedef de yaptı.


Ben, Dink’i Ergenekon Terör Örgütü’nün öldürdüğünü düşünüyorum.

Dink alelade bir nefret cinayetine kurban gitmedi. 2003-2004 arasında denenen açık darbenin muvaffak olamaması neticesinde işleme sokulan B planının önemli bir hedefi oldu Dink.

B planı, Türkiye’yi, o dönem AK Parti’nin meşruiyetini aldığı Avrupa Birliği üyelik sürecinden kopartma amacı taşıyordu. Mütedeyyin bir partinin iktidarında, önce Rahip Santoro öldürülüyor, görünürde “başörtüsü” haksızlığı nedeniyle bir “Müslüman” Danıştay’ı basıyor, Mustafa Özbilgin’i katlediyordu. Arkasından Dink’i vurdular. Hemen arkasından da Malatya’daki o korkunç katliam yaşandı. Üç Hıristiyan yine radikal dindarlık görüntüsü altında paramparça edildi. Vahşetin boyutu özellikle yüksek tutulmuş gibiydi. Türkiye, dünya, ama özellikle Avrupa dehşete kapıldı.


23 ocakta yapılan Dink’in cenaze töreninde yüz binlerce vatandaşın gösterdiği onurlu ve kararlı duruş, bu planları bozdu.

Açıkçası, cinayetin bu siyasi yönünün yanında, ben Ermeni düşmanlığı temelinde, ihmal ve kasıt boyutunda devletin çekişen bölümlerinin de kimyasal bir uyum tutturduğunu görüyorum. Hrant Dink, Talat Paşa gibi sırtından vurularak öldürüldü. Bu cinayetin, zihniyeti 1915’e götüren bir sembolizmi de var.


Dink’i, neo-İttihatçı Ergenekoncular, Talat Paşa’nın intikamını almak için de öldürdüler.

Açıkçası, cinayetin siyasi yönü itibarıyla, asıl hedef AK Parti ve parlamenter rejim olmasına rağmen, Hükümet, Dink cinayeti konusunda ikircikli davrandı. Davanın arkasında durmak istemedi. Pelitli’de çizilen sınırda davanın eritilmesine bu şekilde destek vermiş oldu. Olayın devlet ayağı bu sessiz destekle gölgede bırakıldı.

Bu konuyu gündeme getirdiğim bir yazımda “Siyasi destek”ten dem vurduğumda, Başbakan Erdoğan adımı anmadan “Bizi yargıya müdahale etmeye çağırıyorlar, bu mümkün değil” türünden bir cevap vermişti. Oysa biraz sonra özetleyeceğim konular yargı önüne hiç gelemedi bile.

Dink Davası avukatlarından Fethiye Çetin olayı şöyle özetliyor: “Deliller İstanbul Emniyeti’nde yok edildi. Akbank kamera görüntüleri yok edildi. Ogün Samast’ın cinayetten önce gittiği ve birtakım kişilerle iletişime geçtiği internet kafeler ya hiç araştırılmadı ya da buradan elde edilen bilgiler dosyaya yansıtılmadı. Geriye dönük olarak Ogün Samast’ın, Erhan Tuncel’in internet iletişim bilgileri yok edildi. Erhan Tuncel bunu duruşmada çok açık söyledi: ‘Emniyet’te e-mail adresleri de verdim ve geriye dönük olarak hepsi dönemin Terörle Mücadele Şube Müdürü Selim Kutkan tarafından incelendi.’ Fakat bunların hiçbirisi dosyada yok. Ve biz çok uzun süre Erhan Tuncel’in bu iletişim bilgilerinin elde edilmesi için uğraştık. Hatta bu e-mail adreslerinin alındığı hosting firmaları yurtdışında olduğu için konsolosluklara bile yazılar yazdırdık ve asla olumlu bir sonuç elde edemedik. Oysa Emniyet’te bunların hepsi incelenmiş. Fakat bunlar dosyaya konmamış. Nerede bunlar? Ayrıca Erhan Tuncel’in Emniyet’te ilk dönemde ifadesi yok, tesbit tutanakları var. Erhan Tuncel son duruşmada aynen şunu söyledi: ‘Beni ifade vermemem için Terörle Mücadele Şube Müdürü Selim Kutkan ile İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler ikna etti.’ Düşünebiliyor musunuz? Delilleri toplamakla, şüphelilerin sorgularını yapmakla görevli kolluk, şüphelileri ifade vermemeleri için ikna ediyor. CMK 8/2 uyarınca bu kişiler derhal ana davayla bağlantılı suçları nedeniyle sanık olarak yargılanmalılar.

Şimdi kendi döneminde, bizzat AK Parti’yi hedef alan bu karanlık cinayet için Sayın Başbakan’a soruyorum: Davanın baştan itibaren çizilen sınırlarını onaylıyor musunuz? Onayladığınızı zannetmem. Bu kabulden yola çıkarak, mahkemenin önüne getirilememiş, doğrudan kurumlar tarafından çıkartılan engelleri aşmak için bizlere ne yapmamızı öneriyorsunuz? Size ve bakanlığınıza bağlı kurumlarda bu suçlar işleniyor, davanın sanıkları bunları açık açık itiraf ediyorsa, sizden siyasi destek talep etmemizi, yargıya müdahale olarak mı göreceksiniz yine?

Sayın Erdoğan, Avukat Fethiye Çetin’in alıntıladığım yukarıdaki isyanını dönüp bir kez daha okuyunuz lütfen. İstediğimiz sadece adaletin yerini bulması. Ama bu adalet, Türkiye’nin derin devletini de çırılçıplak bırakacak ki, bunu siz de arzu ediyorsunuz.

Gerçekten hiçbir şey yapmayacak mısınız? Bunu vicdanınıza, inancınıza ve kendinizi bağladığınız tüm değerlere nasıl anlatacaksınız?

28.07.2011, Taraf
markaresayan@hotmail.com

Bavuldan çıkıp hayatın ezberini bozan 4 kitap

Sanem Altan

Hiç farkında olmadan, sadece canım onları okumak istediği için koymuştum bavula o kitapları.

Tatilde sahilde okurum diye…

Ama yan yana geldiklerinde, peş peşe okunduklarında nasıl koca bir dünya haline geldiler inanamazsınız.

Bilerek seçsem, bu kadar birbirini tamamlayacak bir seçim yapamazdım.

Bu tatilde olağanüstü dört kitap okudum.

Ama canım da çok yandı.

Muhsin Kızılkaya’nın yeni kitabı “Açlığın Sofrasında”…

Markar Eseyan’ın “Jerusalem”i…

Rojin Canan Akın ve Funda Danışman‘ın “Bildiğin gibi Değil: 90’larda Güneydoğu’da Çocuk Olmak” kitabı…

Ve bir de Murat Belge’nin tavsiyesine uyarak Samuray kültürünün bir parçası olan Buşido’yu anlatan bir kitap…

İnsanlar aç kalınca

inançlarını bile yer

Muhsin Kızılkaya’nın kitabı, onun bir televizyon konuşmasında kitabıyla ilgili olarak söylediği tek bir cümleyle hafızama yazıldı:

Albert Camus‘nün “İnsanlar aç kalmaya görsün, inançlarını bile yer” sözü.

Televizyonda, çok kısa bir an içinde Muhsin’in bunu söylediğini duydum, yeni kitabının çıktığını biliyordum, başka da bir şey bilmeden gidip hemen kitabı aldım.

Kitapta, Kürt mutfağından aslında tamamı Hakkari bölgesinde pişirilen sekiz ilginç yemek tarifi var. Kitabın sonuna da bir Kürtçe-Türkçe sözlük…

Kızılkaya’nın anlattığı yemekleri sözlüğe bakmadan anlamak mümkün değil zaten; doxeba, qiris, paçalı keşke, keledoş, tırşık…

Ve o yemeklerin ardına gizlenmiş acıları anlatan sekiz hikaye…

Her öykü ve yemek tarifi bir duyguyu anlatıyor aslında kitapta.

Tokluk, açlık, düğün, kan, şölen, katliam, öfke, ihanet…

Ve bir çocuğun çektiği açlığı…

Uzun zamandır beni bu kadar etkileyen bir kitap okumamıştım.

Uzun zamandır bu ülkenin coğrafyasının, o coğrafyanın iliğine işlemiş acılarının, o acıları çekenlerin kim olduklarının bu kadar lezzetli bir anlatımla, üstelik o acıları görmüş, dinlemiş biri tarafından anlatılışına rastlamamıştım.

Kitabı bitirdikten sonra Muhsin Kızılkaya‘nın kitabıyla ilgili verdiği röportajlarında kitabını nasıl anlattığını merak ettim.

“Her türlü savaşın, her türlü kavganın temelinde ‘ekmek davası’ yatar, insanlar aç kalırsa savaş çıkar” diyor Muhsin Kızılkaya…

Ve o an anlıyorum Muhsin’in, Camus’nün sözünü kitabını anlatmak için neden seçtiğini:

“İnsanlar aç kalmaya görsün inançlarını bile yer.”

Ben bu kitabı çok sevdim.

İlk kovulduğumuz

cennet: Çocukluk

Bir çocuğun çektiği açlığı, gençliğini şekillendiren acıları henüz geride bırakmadan Markar Eseyan’ın Jerusalem’ine başladım.

Sanki aynı avluya bir başka pencereden bakıyordum şimdi.

Çocukların çocuk olduğu ama acıların çocuklar için olmadığı o avluya…

Markar kitabını çok sevdiğim bir cümlesiyle imzalamış: “Çocukluk ilk kovulduğumuz cennettir.”

Ne okuyacağımı sezmiştim bu cümleden…

Muhsin’in izi silinsin istemedim o yüzden, bütün acılar harman olsun istedim. Hiç ara vermeden Markar’ın dünyasına girdim.

Annesi Türk, babası Ermeni, kitapta adı olmayan 8 yaşındaki bir çocuk, babasının dilini, kökünü öğrenmek için Kudüs’e Ermenicedeki adıyla Yerusagem‘e yatılı bir okula gönderilir.

Kitap böyle başlıyor.

Kitap, çocuğun olduğu her yerde, acının aynı acı olduğunu söylüyor.

İster Muhsin’in anlattığı Güneydoğu’da, ister Markar’ın anlattığı Ortadoğu’da…

İster Filistinli Ekrem ol, ister Beyrutlu Vasken, ister isimsiz bir çocuk… Acı aynı acı, yara aynı yara…

Markar içimdeki yarayı kanattı.

Sadece çocuğu değil, çocukluğu, çocukluğun çaresizliğini de öyle güçlü anlatmış ki içinizde bıraktığı izin silinmesi pek mümkün değil.

90’larda G.Doğu’da

Çocuk Olmak

Rojin Canan Akın ve Funda Danışman‘ın “90’larda Güneydoğu’da Çocuk Olmak” kitabı ise okuduğum iki kitap üzerine rahatça ağlamam için özel seçilmiş gibiydi.

Çocuk aynı çocuk, acı aynı acı ama çocukluk aynı çocukluk değil toprak değiştiğinde.

Çocuklukları farklı geçen çocuklar, büyüdükleri zaman beraber yaşıyorlar.

Birikmiş değişik öfkeler çarpışıyor.

Çocukluklarında yaşadıklarını, büyüdüklerinde affetmeleri o kadar kolay değil insanların.

Kitapta çocukluklarını anlatan kişilerin hikayeleri, barışın niye zor olduğunun da göstergesi aslında…

Hepsi aynı çığlığı atıyor:

“Gerçekten hiç merak etmediniz burada neler yaşandığını, ne çektiğimizi bilmiyorsunuz..”

Gerçekten bilmiyoruz.

Bilsek de nedense hep unutuyoruz.

Bu kitabı ‘öğrenmek’ ve hatırlamak için okuyun.

Buşido

Bütün bunların üzerine Buşido, yani “Samuray’ın Efendisi”ne mutlak bağlılığını ve ahlak anlayışını anlatan bir kitap okuduğumda…

Tek bir şey düşündüm.

Bu ülkenin, hatta bu dünyanın acılarının dinmesi için bütün insanlığın çocukluğunu baştan yaşaması gerekiyor…

İnsanlık, kendi çocukluğunu yanlış yaşamanın bedelini her kuşakta bir kez daha ödüyor ve her kuşak o bedeli öderken çocukları bir kez daha acıtıyor.

Vatan, 23.07.2011

Terk edilmiş, kederli çocuklara ağıt

A. ESRA YALAZAN

Markar Esayan’ın üçüncü romanı ‘Jerusalem’ın isimsiz kahramanı, babası Ermeni, annesi Türk ‘sekiz yaşında melez’ bir çocuk. Daha iyi bir eğitim alması için yalnız başına Kudüs’e gönderiliyor. Roman, ilk bakışta İstanbullu Ermeni bir ailenin hikâyesi gibi görünse de dünyanın bütün ‘terk edilen’, yalnız, kederli çocuklarına yazılmış bir ağıt sanki.

Bazı insanlar, ailesinden miras aldığı kaderle göbek bağını hiç koparamaz. Onları iyileştiren, zarar veren ne varsa büyüdükçe gerilip sıkışan o düğümün içinde saklıdır. O kaotik yumağı çözüp hakikatiyle yüzleşmek ve öfkesini boşaltmak için bir ömür boyu bekleyen insanlar tanıdım. Çok bilinçli olmasa da tökezlediği ilk yerde umutsuzluğa kapılmak için çocuksu bir çaba sarf edenlerin masum telaşını biraz müstehzi bir tebessümle izlerim. Hayatın şefkatli kozasında tuhaf bir denklem var çünkü. Siz saplantılarınızın üzerine kapandıkça, mucizevi bir güç size ısrarla bir yerlerden neşeyle göz kırpar.

Bunları düşündüren Markar Esayan’ın üçüncü romanı ‘Jerusalem’ (Timaş Yay.) oldu. Kitabın isimsiz kahramanı, babası Ermeni, annesi Türk ‘sekiz yaşında melez’ bir çocuk. Daha iyi bir eğitim alması için yalnız başına Kudüs’e gönderiliyor. Annesinin kokusunu, hayalini zihnine kazıyarak hayata tutunmaya çalışan bir çocuk erkeğin ‘cennetten kovulması’ ve tekrar yuvaya dönmek için verdiği titrek bir mücadelenin hikâyesi bu aslında. Gelecekteki hayatını şekillendirecek sarsıntının ilk tohumlarının atıldığı ürkütücü bir kopuş çığlığı…

ROMAN FARKLI OKUMALARA AÇIK

Roman, “Babamın beni almaya geldiği günü dünmüş gibi hatırlıyorum. Eve ürküntü veren bir gerginlik hakimdi o akşamüstü.” cümlesiyle açılıyor. Ve sonrasında okuru çocukluğun, ‘ötekileşmenin’, savaşın, inancın, pişmanlığın, öfkenin, dostluğun, yokluğun, özlemin, korkunun karanlık dehlizlerinde usul usul dolaştırıyor. Yazarın, okuyanın vicdanını okşayan sade anlatımı, akıllı kurgu oyunlarına, ‘yaşından büyük’ tasvirlere tenezzül etmeyecek kadar doğal ve zarafeti de orda saklı bence. Çocuk tabiatının kemiğini oluşturan, ‘bu dünyayı anlamazlık’ hali, merakı, vahşeti, büyüme sabırsızlığı tam da o yaşın kırçıllı, hırçın sesinde saklı.

Jerusalem, ilk bakışta İstanbullu Ermeni bir ailenin hikâyesi gibi görünüyor ama dünyanın bütün ‘terk edilen’, yalnız, kederli çocuklarına yazılmış bir ağıt sanki. İsimsiz kahramanın, öksüz kaldığı için kendi kovuğunda saklanarak büyümeye çalışan küskün Vasken’le, Filistinli arkadaşı Ekrem’le yaptığı konuşmalar, yetişkinlerin laf kalabalığında nasıl boğulduğunu da acımasızca gösteriyor: “Her kötülük için bir halkın tamamını suçlayamayız ki! Herkes aynı şeyi yapıyor ve bundan bir şey çıkmıyor işte! Barış savaşla, nefretle gelmez. Olan bu arada ölen, sakat kalan, fakir düşen insanlara olur. Haklılığınızı anlatmak için siz çok yanlış bir yol seçmişsiniz bence.”

Jerusalem, sevebilmenin kudretini, manasını İsa’nın gözlerinde arayan bir çocuğun hikâyesi gibi de okunabilir. Kitabı basit anlatımına rağmen katmanlı bir roman yapan da farklı okumalara açık bu derinlikli yapısı bence. ‘Sekiz yaşında kendisinden bıkan lanetli birisi olma’ sıkıntısını kendisine yoldaş bellediği Küçük İsa’da bulan çocuğu çok sevdim ben. Okurken onun hayalet gölgesi oldum. Bazen yanında durup minik ellerini tuttum. Arapça, Ermenice, İbranice tınıların birbirine çarpıp dağıldığı baharatlı sokaklarda koştururken, manastırın bahçesine uzanıp bulutlara mektup yazdığında, kilisede Meryem Ana’nın yüzünde annesinin yüzüyle karşılaştığında, arkadaşlarından utandığında, kendini koskoca dünyada boşluğa fırlatılmış gibi hissettiğinde, Allah’ına çaresizce yakardığında hep onun yanındayım: “Ben niye buradayım? İsa beni daha çok sevdiği için, ‘Bırakın çocuklar bana gelsin’ dediği için mi Jerusalem’de, onun doğduğu ve göğe alındığı yerdeyim? O zaman niye acı çekiyor ve mutsuzum?! İsa neden haç’ta ölmeden hemen önce babası tarafından terk edilmenin derin sızısına karşı koymadı o zaman?”

Doğrusu bu hikâyede en çok, çocuğun suçluluk duygusuyla kendi karanlığını çoğalttığı anlar içimi burktu. O vakit ona şefkatle eğilip saçlarını okşarken, “Korkma geçecek, zaten kimse büyümüyor; bak hepimizin bir yanı sakat ve belki mükemmellik hayatın o eksikliğinde saklanıyor.” demek istedim. Oysa o, değişime var gücüyle direniyordu: “Çok kötü bir çocuktum ben. Çirkin ve kötü bir çocuk! Bencil ve duyarsız! Çok korkuyor ve çok öfkeleniyordum buna. Bir şeyleri, ileride, bilemediğim geleceğimde beni eksik bırakacak değerli bir şeyleri kurban etmiştim bu kutsal kentte. Bundan sonra, sadece kendini düşünen, kendi içine düşen, kendi kendinde kaybolan, bu düşmüşlükten şikâyet eder gibi görünürken, aslında orada kalmayı ve ölümü böyle karşılamayı tercih eden bir kaçak olarak yaşayacaktım.”

Herkes ebedi bir ‘yaşam kaçağı’ olmak için son ana kadar ‘kurban’ rolünü üstlenebilir. Çocuğun mırıltılı, bezgin sesi,’kurban olmanın tembelliğinde miskinlik yapmanın daha çok hoşumuza gittiğini’ hatırlatıyordu. Hayatın kutsal olduğuna inanarak devam edebilmek, ıstıraplı hakikat yolunda hiç yenilmemiş gibi hep yeniden başlamakla mı mümkündür acaba? Ya da buruk ama insanı sağaltan, iz bırakan bir hikâyede kendini keşfetmekle belki…

Zaman, 30/06/2011

İsimsiz kederli çocuklar korosu

 Nihat Dağlı

“Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür.” Durup düşünüyorum şimdi, “olur mu canım, gitmediğin ve görmediğin köy nasıl senin olur?” diyemiyorum. Diyemiyorum çünkü gitmediğim ve görmediğim o köy, doğduğum ve yaşadığım yerlerden farklı değil. İnsan kardeşlerim duruyor orda, benimkine benzer hayatlar yaşıyorlar. Hayata yet(iş)mek için çabalıyorlar; çocukları var, ayrılıkları var, acıları var. “Ne gülüyorsun, anlattığım senin hikâyen!” çıkışıyla uyarılıyorum. Öyle ya, okuyucusu/izleyicisi olduklarımız bize dairdirler. İçinde kurulduğumuz hikâyenin ne söylediği başkalarının hikâyelerinde uç verir. Göz sahibini görmez; sahip, dışarıya bakarak kendini tahayyül eder. Kendine baksa bile kendini görmekte zorlanır; karanlığına bakmaktan, onu konuşmaktan çekinir. Okuyarak ve izleyerek dokunduğu insan(lar)ın etrafında yaşananı, orada neler olup bittiğini anlamakta ise zorlanmaz. Sonuçta görünen/okunan hikâye başkasınındır; neyse hikâye, neyi söylüyorsa o konuşulur. Konuşulmaya başlandığında ise, kişi farkında olmadan içindeki sese kulak olur. İtiraf eder kendine bunu: “Gördüğün, okuduğun ve konuştuğun biraz da senin hikâyendir!”

 Markar Esayan’ın Timaş’tan çıkan üçüncü romanı Jerusalem’in kahramanına eşlik ederken bunu bir kez daha tecrübe ettim. Annesi Türk babası Ermeni olan sekiz yaşındaki o ‘isimsiz’ melez çocuğun hikâyesini okurken okundum. Kendi kopuşumu, yırtılmamı, bir daha dönemeyişimi, dünyanın orta yerinde öylece kendimle kalışımı gördüm. Doğduğum evden ve Kürtçeden uzaklara düşüşümü, ‘gurbet’te maruz kaldığım Türkçeyle kalışımı, yüzümün uzaklara kilitlenişini, hep gittiğimi, gidişlerimde başkalaştığımı ve artık çocukluğuma/sılama/anneme dönemediğimi, çok sonra annemle birlikte yaşamak durumunda kalsam da kendisiyle olamadığımı düşündüm. Aynı evde uzun bir mesafeden bakıştığımızı… Dokunamadığımı, tarafından dokunulmadığımı… Annemin karşısında hep ‘yanlış’ kaldığımı… Jerusalem’in sekiz yaşındaki kederli çocuğunun Kudüs’ten İstanbul’a/annesine dönmüş olsa da hep ‘ara’da kalacağını hissettiğimde annemin bana hitaben kurduğu cümleyi hatırladım: “Sen bizden değilsin.” Çocuk Kudüs’ten İstanbul’a dönüyordu ama annesinden yırtılarak ayrılan kişi değildi artık! Gittiği yerden bir başkası olarak geliyordu. Arada yaşananlar ‘eski’yi almıştı kendisinden, anneden/sıladan boşalan yerlerine gurbetin tadı dolmuştu.

Annemin cümlesinde altı çizilen yabancılığın yaşattığı çatışmalarda geçiyor hayatım. Uzunca bir dönemdir yeryüzüne, hayata oturamıyorum. Gerçekliğim kalbime ve zihnime yurt olamıyor. Kendimden anneme gidişte ve annemden kendime dönüşte yorgunluklar biriktiriyorum. Her seferinde kendime kaçıyor, dilimle örtünüyorum. Jerusalem’i, yazarak hikâyemden korunabildiğim bir sırada okudum. O kederli çocuğun evinden/annesinden yırtılışının anlatıldığı bölümde nefessiz kaldım. İçimde saklı tuttuğum, kurmaya cesaret edemediğim cümlelerin peşi sıra gittim. Teyzesinin evinde ortaokula yazılmış on iki yaşındaki ben romana dâhil oldu. Hikâyenin kederli çocuğu bulutlara döküyordu içini, ben teyzemlerde ordan geçen köyümün arabasına ağlıyordum. İkimizin de yatağı sabahları ıslak oluyordu. Uyandığımızda utanç kesiliyordu yüzümüz. Eksilerek, azalarak, oyularak yaşıyorduk günü. Mekân ve tarih, inşa ettiği yüzlerle üzerimize geliyordu. Kalbimize çarpan, vicdanımızı inciten yüzlerde insanın karanlığını görüyorduk. Kudüs, bütün dünya, baştan ayağa isimsiz kederli çocukların korosu oluyordu. Vasken, Maksut, Ekrem, Gagik, çalınan simitlerin sahipleri güzelim insanlar, kutsal mekânlara iyice olan dualarını bırakıp sonra birbirlerini öldürmeye koyulanlar, bulvarlar, arka sokaklar insanın o kadim hakikatinden haberdiler.

Jerusalem’i okurken, romanın sekiz yaşındaki melez çocuğun şahsında çocukluğum el ederken bana, dilime Sezai Karakoç’un şiiri düştü: “Senin kalbinden sürgün oldum ilkin / Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği.” Markar Eseyan haklı, Jerusalem otobiyografik bir roman değil, yazarını da içeren insanın hikâyesi. Markar’ın, benim, senin… İnsanın yurdundan sürgünlüğünün anlatımı… Değilse içine düştüğüm hikâye, hikâyenin kalbime vuran damarları beni ‘evvel’e, Hz Âdem ile Havva’nın sürgünlüğüne götürmezdi. O çocukta, kendimde, yirminci yüzyılda kalmadım. İnsansızlığın yaşandığı tenhalığa, Hz Âdem ile Havva’nın katılımıyla başlayan zamana, tarihin başlangıcına kadar gittim. Anne ve baba tarafından köklerimiz bir ‘sürgün’de filizlenmiş, dal vermişti. Biz yatağı sürgün olan dalların devamıydık; koca tarih, zaman ve mekânda uç verenler bu sürgünün bir süreğiydi. Hz Âdem ile Havva’nın ‘cennet’ten ayrılmaları yırtılmaydı, kalbe düşen kadim bir ağrıydı. Böyle olduğu için, düşer düşmez yeniden dönmek, koptukları bütüne dâhil olmak istediler. Ama Karakoç’un şiirde dediği gibi, kaderin üzerinde bir kader vardı. Oluşacak tarihin öznesi olmak düşmüştü paylarına. Olan olmamış gibi olamazdı. Öylece mekâna ve tarihe düştüler! Şeytan ve insan için imkân kılındı yeryüzü. Şeytan insanı oyalayarak, insan da şeytana rağmen kendisini bir oya gibi işleyerek belirecekti.

Zaman, tarih ve mekân, insan/şeytan diyalektiğinde, yani karşıtlıkta ete kemiğe büründü. İnsan kendisini bilmek ve tanımak için yola koyulurken, aslına ve sılasına dönmeyi imliyordu. Yuvadan kopuş ve uzaklaşma gibi duran yolculuğu, evveline dönüştü. Demem o ki, uygarlık, insanlık tarihi denen koca birikim sıladan yırtılışın ağrısıyla inşa edilmiş. İnsanın tarihte edindiği yüzler, ‘sıla’dan uzakta, ‘gurbet’te ikame ettiği şeylerdir. Gurbette oluşunun acılarına iyi gelir düşüncesiyle kurduğu sığınaklar… Cioran bu halleri ‘doğmuş olmanın sakıncası’ olarak okur. Küçümen yüreğimin kurduğu cümle ise, “mağlubiyete övgü”dür. Doğmuş olmanın sakıncası yok, hüznü vardır. Ve hüzün, diri oluşumuza işarettir. Diri kalmak ise, sırtımızda duran kadim emanettir.

Jerusalem’in sekiz yaşındaki çocuğunun melezliği, baba dilini öğrenmesi ve iyi bir Ermeni olması adına Kudüs’e gönderilmesi bir şey daha söyler: Ülkenin hakikatinden sürgün olmuşluğunu, ‘bütün’ünden kopmuş bir Türkiye gerçeğini… Büyük kısmını dışarıda bırakmış veya kimi kısımlarını dışarıya sürmüş bu Türkiye, ‘çok’tan ‘tek’e indirgenmiş. Değilse, o çocuk, Ermenice öğrenmek için niçin dışarıya çıksın!? Niçin bunu İstanbul’da gerçekleştirmesin!? Demek ki, eksiltilmiş bir Türkiye var. Erivan buna bir itirazdır, Diyarbekir reddiyedir! Ve bugün bu Türkiye’nin yaşattığı sürgünler, çektiği sancılar onu ‘bütün’üne yapacağı yolculuğa çağırıyor. Jerusalem’i de, Türkiye’yi sılasına/evveline bir çağrı olarak okuyabiliriz.

 

 

 

Savaş, barış ve dürüstlük…

14 Temmuz kırılmasından sonra beklenen Abdullah Öcalan açıklaması geldi. Elimde Fırat Haber Ajansı’na düşen bölümü var. Dikkatle okudum. Bu metnin ne kadarının Öcalan’ın tüm söylediklerini kapsadığını bilemiyorum. Ancak bu haliyle de önemli mesajlar içeriyor.

14 Temmuz saldırısının barışı hedef aldığı aşikâr. Bir diğer hedefin de Öcalan’ın barış görüşmelerindeki muhataplığı olduğunu söylemiştim. En azından fiili sonucu bu…

Öcalan Silvan saldırısı için şöyle diyor: “Şu anda mevcut durumda ortamı sakinleştirmek, yumuşatmak gerekir. Sayın Başbakan ‘Silah bıraksınlar, yoksa bir şey olmaz’ diyor. Ya ne söylediğini bilmiyor ya da farkında değil. Çok açık ve net söylüyorum. Biz yıllardır silah bırakmaktan söz ediyoruz. Ben daha önce de Sayın Erbakan döneminde de Özal zamanında da silahların bırakılabileceğini, bıraktırabileceğimi belirtmiştim. 1993’te dışarıdaydım. O zamanlar öyle İmralı’da da değildim. Yani içerde veya dışarıda olmam fark etmiyor.”

Başbakan’ın ima ettiğinin barışın sağlanabilmesi için saldırıların durdurulması olduğunu anlamamış olamaz Öcalan. Yani çoğumuzun savunduğu gibi, PKK’nin silahı bırakması ile asker öldürmeyi durdurması, geri çekilmesi aynı şey değil. Hele şüpheli eylemlere girişmesi hiç değil. Tabii bunun simetrisine de TSK’nın süren operasyonlarını ve hükümetin bu konudaki sorumluluğunu yerleştirmek şart.

Öcalan, ucu kendi liderliğine dokunan Silvan saldırısını bertaraf etmek için, “silah bıraktıracak tek kişi benim” argümanını sık sık tekrar etmiş. Pazartesi günü yapılan görüşmenin olumlu geçtiğini, devlet görevlilerinin de onun bu konudaki “biricikliğini” hararetle kabul ettiğini söylemiş. Şiddeti hep durdurmak istediğini, bunu Özal ve Erbakan döneminde, yani örgütün başında olduğunda da istediğini, ama kendisine “el verilmediği” için başarılı olamadığını söylemiş.

Burada bir gizli mesaj bir de itiraf var aslında. Mesaj Kandil’e ve protokollerin anlamsız olduğunu söyleyen Bayık ve onun gibi düşünenlere… “Ben İmralı’dayım ama, kandırıldığımı anlarsam bunu söylerim, sizi yanıltmam, ama görüşmeler iyi gidiyor ve burada önemli bir iş yapıyorum, bozmayın” diyor. İtiraf ise, ister İmralı da, ister örgütün başında olayım, ağzımdan çıkan tek sözle bunu yapamam. Bana yardım edilmeli, oluyor haliyle.

Pratik araçlar talep ediyor Öcalan. Kandil’e bir kırmızı telefon, BDP’lilerle ve diğer organlarla görüşme imkânı olmalı bunlar. Başbakan’a sesleniyor: “Bir çağrı yapabilir; ‘Biz bu işin silahlarla çözülmeyeceğine inanıyoruz. Bu meseleyi demokratik anayasal yöntemlerle çözeceğiz’ derse, bir haftada hallederiz. (…) Hükümet ile BDP arasındaki görüşmeler devam etmeli. Hükümet kuruldu, artık hazırlıklarını yapmışlardır. Benim yazdığım ikişer sayfalık protokoller önemlidir. Bu protokoller, genelde devletle üzerinde mutabık kaldığımız metinlerdir. Bu protokoller çerçevesinde hükümet ile görüşülebilir. Seçim yapılsın dendi bekledik, hükümet yok dendi bekledik, artık hükümet kuruldu. Bir yaklaşım ortaya çıkmak zorunda. Hükümet bu protokollere ilişkin yaklaşımını ortaya koyabilir. Nasıl yaklaşıyorlar, ne yapacaklar? Hükümet korkmamalıdır. Ben bu protokolleri burada devlete sundum. İşte devletin de reddetmediği önerilerdir bunlar. Hükümet hangilerini kabul ediyor, hangileri konusunda çekinceleri var, eksik varsa tamamlanır, fazla varsa çıkarılır, böylece bir uzlaşmaya varılabilir.”

BDP’ye de, CHP gibi, AK Parti ile bir mutabakat metni imzalayıp Meclis’e dönün, anayasa çalışmalarına katılın, demokratik özerklik projesini Türkiye ve yeni anayasa bazında (25 bölgeye ayırmaktan bahsetmiş) düşünün, gerilimi azaltın diyor Öcalan.

Bu sözler akıllıca. Aynısını geçen pazartesi A Haber’de Selin Ongun’un programında Sayın Ertuğrul Kürkçü’ye söylediğimde, nedense küplere bindi. Hâlbuki bu fikirleri onların üretip tıkanan kanalları açması ve çıkan krizleri çözmesi gerekiyor. Sayın Şerafettin Elçi, Altan Tan ve Leyla Zana gibi, tam da bu zor zamanlarda tutulan aklı ve vicdanı onlar onarmalılar. Ama BDP’den bu bütünlüklü hamle gelmiyor bir türlü. 18 yaşındaki Evrimlerin kendini yakabileceği bir öfke ve ümitsizliğin tahkimi üzerinde patinaj yapmayı tercih ediyorlar.

Hükümete gelince, eğer İmralı ile barış görüşmeleri yapılıyorsa, eğer Öcalan’ın açıkladığı gelişmeler yaşanıyorsa, eğer bu iş “bir haftada çözülebilir” noktasına gelmişse, bu atalet, bu çekingenlik nedendir diye sormak hakkımız; çocuklarımız ölüyor çünkü.

Son zamanlarda sık sık söylüyorum. Eğer yaşanan sürecin amacı kalıcı barışı sağlamak değil de, savaşta mola almak ve bu sayede iktidarları tahkim etmek ise, bunu açık açık söyleyin ki, bu sahteliklerle barışa olan inancımız zarar görmesin.

Biz, Türkler, Kürtler, hepimiz, sizi buruşturup bir kenara fırlatır, barışı sağlayacak yeni liderler ve partiler buluruz, merak etmeyin.

Sadece samimi olun.

Taraf, 21.07.2011
markaresayan@hotmail.com